İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Organik Kriz Çağında Sokağı Aramak: “Odio Gli Indifferenti”

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir.

Devrimi satın alamazsınız.

Devrimi yapamazsınız.

Devrim olabilirsiniz ancak…”


Ursula K. Le Guin – Mülksüzler

Giriş

      Şüphesiz üzerinde uzlaşmak için zamanımızı harcamayacağımız tek şey, muhtemelen son şey, kapitalist formasyonun kriz içerisinde olduğudur. Neo-liberal ekonomi politiğin hegemonyasının sarsıldığı, muzaffer tarihsel bloğunun darmaduman olduğu ve kitlelerden rıza devşiremediği bir dönem içerisindeyiz, doğru. Bunun farkında olmak veya bunun analizini yapmak ise başlı başına bir ‘iş’ olarak toplum ‘bilimcilerin’ sırtında bir yük. Bu çalışmada, ‘organik kriz’ çağında sokağın sesinin kulağa nasıl geldiğini sormak istiyorum. 

      Antonio Gramsci; felsefe, tarih ve siyaset arasında kurduğu ilişkide tarihsel olguların farkına varmak için integral bir çözümlemenin gerekliliğini vurgular. Onun faşizmin zindanlarında gerçekleştirdiği arayış, temel olarak, düzenleyen ve tertipleyen bir iktidar olarak devletin ne olduğu ve Marksist felsefenin kitlelerle olan ilişkisini sorgulamaktır. Gramsci, Romain Rolland’ın; ‘Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği’ sözünü, sosyalist pesimistlerin Marx’a atfettikleri ve beklenti içine girdikleri haliyle; kitlelerin sefaletinin devrimi kendiliğinden yaratacağı beklentisini eleştirmek için kullanmıştır.  Bu durum pratiğin teori ile diyalektik ilişkisini vurgularken, aslında, pratiklerimizin tarihe ve siyasete yön verdiğine işaret eder. Bir dünya görüşü olarak felsefe, diğer felsefeler ile mücadele edeceği zemini, tarihin gerçekliğinde ve siyasetin tam içerisinde bulur. Organik kriz, tam olarak, bu zemin üstündeki sis bulutlarının kalktığı dönemin kendisidir.

      Sarı Yelekliler’in ortaya koyduğu mücadelenin ne olduğunun analizi yapmak istiyorsak, ilk önce, ihtiyacımız olan yapı ve üstyapılar arasındaki ilişki biçiminin ortaya koyulması ve çözüme kavuşturulması için bir iradenin var olup olmadığının sorgulanması gerekir. Çünkü bu analizi yaparken hedefleri kendimiz koyamayız. Kitlelerin talepleri mevcut koşullar içerisindeki sorunların giderilmesi için oluşur. Dolayısıyla, Sarı Yelekliler’in talepleri üzerinden hareket ederek bu olguyu iki ilke üzerinden tartışmak istiyorum. Ancak bu şekilde praksis felsefesinin kitlelerle ilişkisinin gerçekliğini kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Hiçbir toplum, kendisine, üstesinden gelmek için gerekli ve yeterli koşulların mevcut olmadığı ya da bu koşulların en azından ortaya çıkmaya ve gelişmeye başlamadığı görevler koymaz; hiçbir toplum, kendi iç ilişkilerinde örtük olarak bulunan yaşam biçimlerini geliştirmeyene dek parçalanmaz ve yerini başka bir topluma bırakmaz. Gramsci’nin Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ nın Önsöz’ünden alarak ortaya koyduğu bu iki ilke mevcut organik krizin imkanlarını sorgulamamıza yardımcı olabilir.[1]

Zihin, Sinir Sistemi ve Kriz

Gramsci’nin konjonktürel ve organik krizler arasında yaptığı ayrım, temelde, kapitalist formasyonun içerisinde bulunduğu koşulları yeniden düzenleme kapasitesinin imkanlarının sorgulanması üzerinden ilerler. Organizma içerisinde ortaya çıkan krizin yapı veya üstyapılar alanında yarattığı sorunların çözülmesi için kapitalist formasyonun ortaya koyduğu çözüm önerileri, sivil toplumdan aldığı karşılığa göre tekrar tekrar şekillenir. Teorik çerçeveyi kurmak için Gramsci’nin devlet iktidarına yaklaşımını Peter Thomas’ın önerdiği şekilde aktaralım;

“Siyasal toplum, sivil toplumun ‘idea’sı, sivil toplumun ‘bedeninin’ zihnidir; siyasal toplumdaki iktidar ise, Poulantzas’ın ifadesiyle, tikel bir ‘yoğuşma’ veya sivil toplumdaki toplumsal güçlerin kurumsal örgütlenmesidir.” [2]

Burada basitleştirmemiz ve somutlaştırmamız gereken, kapitalist üretim ilişkilerinin kendisi olarak zihnin, sivil toplumun tepkilerini kontrol edecek şekilde nasıl bir siyasal toplum şeklinde kurgulandığıdır. Bu sebeple, sivil toplum içerisinde var olan tüm yapı ve üstyapıların işlemesi için uygun bir bilinç haline gelmek, kapitalizmin temel hedefidir. Bedenin yaşamaya devam etmesinin, sistemin sürdürülmesinin, başka yolu yoktur. Neo-liberalizm, hiç şüphesiz, bu zihinin kendisi olarak bedende var olmuştur ve bedeni ‘geliştirme’ hedefiyle uzun süre hayatlarımıza yön vermiştir. Hem yapısal olarak hem de üstyapısal olarak var olan tüm kurumlarla kitlelerin ‘kader’ini belirlemiştir. Bunu yaparken bedenin organik bütünlüğünü devam ettirmek için uygun gördüğü dönüşümleri yapmıştır. Fakat bedenin organik bütünlüğü içerisinde yaptığı değişikliklerin sonuçlarının olacağının da farkındadır.

 Şöyle düşünelim; İnsan bedeninin temel çalışma organizasyonu sinir sistemi üzerinden iletilen bilgiler sayesinde gerçekleşir. Bu sebeple iletişim hattında bir sorunla karşılaşıldığında, zihnimiz öncelikle sinir sistemini dikkate alır. Sinir sistemini ‘sivil toplum’ olarak düşünelim. Bir arada yaşadığımız; yapı ve üstyapılar olarak nitelendirdiğimiz, çeşitli kurumların ve konseptlerin olduğu, kurallarının ve çalışma prensiplerinin hayati öneme sahip olduğu bir sistem gündelik yaşamımızın kendisi. Hatta Gramsci’nin yapıları iskelete, üstyapıları da organlara, ete ve derimize benzeterek bunların organik bütünlüğünü işaret etmesini de hatırlayalım. Çünkü beden kemiksiz var olamaz; aynı zamanda onu saran organlar, et ve deri olmaksızın da bedenden söz edilemez. Bu organik bütünlüğün işletilmesi ise sinir sistemi üzerinden gerçekleşir. Bedenin yaşamaya devam etmesi yapı ve üstyapıların, sinir sisteminin sağlıklı bir şekilde çalışmasına yardım edecek derecede işlevsel olmasına bağlıdır.

      Zihnimiz ise bu sinir sistemi ile diyalektik bir ilişki içerisinde bedenin yaşamına devam etmesini sağlayan kararların alındığı yerdir; yararlı veya zararlı. O zaman karikatürize edecek olursak,zihni de ‘siyasal toplum’ olarak düşünelim. Bu metafor doğrultusunda Sinir sisteminin görevini yerine getiremediği kimi durumları konjonktürel ve organik olarak ikiye ayırabiliriz. Konjonktürel krizler diyebileceğimiz yorgunluk anları, zorlama sonucunda onarılabilecek derecede sorunlarla karşılaşmak olarak düşünülebilir. Organik krizler ise organizmanın kendisini tehdit eden çeşitli hastalıklar veya doğrudan sinir sistemi hastalıkları işaret edecektir. Sinir sisteminin zorlandığı noktalarda vereceği tepkiler de bu durumda şu başlıklar altında toplanabilir:Uyumak ya da dinlenmek; organizmanın kendisini yenilemek için çeşitli işlevlerini gecici bir süre durdurması. Bayılmak; sinir sisteminin kalıcı zararlarla karşılaşmamak adına kendisini kapatması. Sinir sisteminin yapısal olarak işlevsizleşmesi ve organik bütünlüğün kontrolünde aksamalar yaşanması. Sinir sisteminin ve zihnin kapasitelerinin aşırı zorlama sonucunda yapısal ve psikolojik olarak bambaşka bir hal alması.   Son olarak sinir sisteminin ve bilincin organik bütünlüğünü kaybetmesi.

 Sinir sisteminin organik kriz içerisinde olduğunu söylemek için; gündelik hayatımızda var olan her şeyin çok çabuk değiştiğini, bir türlü ‘normalleşmenin’ yaşanmadığını, yapısal olarak güvencesizliğin ve geleceksizliğin bir gerçeklik olarak var olduğunu, üstyapılar olarak adlandırabileceğimiz her şeyin, modernitenin ötesinde, ‘derli toplu’ olma hallerini kaybettiğini ve bilinmez bir özgünlük sürecinin içerisinde olduğumuz tespitlerini yapabiliriz. Dolayısıyla şu an zihnimiz bedenin kendisini ‘geliştirmek’ için yaptığı değişikliklerin sonuçlarıyla mücadele etmekte.

Uyumak, soluklanmak, dinlenmek; temel olarak sinir sisteminin verdiği ve sürekliliği olan bir tepkiler. Kapitalizmin yaptığı ‘sıradan’ eylemleri buna benzetelim. Çünkü zihnin beden üzerinde yarattığı yorgunluğun giderilmesi için çeşitli mekanizmaların varlığı gereklidir. Bunlar gündelik hayatlarımızda bireyselliğin korunup kollanması ve onun kendisini yeniden üretmesine yardım eden her şey; ücretler, hukuk, siyasal katılım mekanizmaları, tüketim, “özgürlük”, eşitlik, adalet, güvenlik, güvenceli olmak, grev hakkı, toplu iş sözleşmesi vb. Elbette saydıklarım sinir sisteminin çeşitli krizlere karşı verdiği tepkiler  sonucunda kapitalist zihne değişmekten başka çare bırakmadığı büyük kazanımları temsil ediyor. Bu durum bedenin bugünlere gelmesinde önemli mücadeleler verildiğinin de kanıtı. Fakat günün sonunda kapitalist zihin, bedenin var olması için, bu kazanımları kendisine uygun bir işlevselliğe adapte etmiş gözükmüyor mu?

Ölüm ve Kalım Meselesi; Agonistik Bir Süreç

Bedenin organik bir kriz içerisinde olduğu ve organizma içerisinde çeşitli görevleri yerine getirmesi beklenen şeylerin bunu yapamadığı, toplumsal hareketliliğin muazzam bir derecede arttığı bu çağda gözle görülür bir gerçek. Toplumun rızasının elde edilmesi için kullanılan tüm kurumların işlevsizleşmesinin yarattığı basınç ve zor aygıtlarının görünür kılınması, geleceğin belirsizleşmesine sebep oluyor. Fakat bu konjonktürel bir kriz dahi olsaydı, bunun bir organik krize dönüşecek derecede şiddetli olduğu söylenebilirdi. Sinir sisteminin bu duruma karşı verdiği bir tepki olarak toplumsal hareketlerin kapitalist zihne sinyal gönderdiği, onunla mücadele ettiği rahatça gözüküyor. Fakat tam bu noktada sinir sisteminin gönderdiği sinyallerin hedefinde ne var sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz.

  Sarı Yelekliler’in taleplerini[3] incelediğimizde, sinir sisteminin, bedenin yenilenmeye ihtiyacı olduğunu söylediğini kavramız mümkün. Kabaca, sinir sisteminin zihinle arasındaki iletişim şu şekilde gerçekleşiyor:“Sen bu bedeni gelişmesi için durmaksızın zorlamaya devam ediyorsun. Hatta bunun için benim, sinir sistemi olarak, sana karşı verdiğim mücadelelerle elde ettiğim dinlenme ve soluklanma mekanizmalarının altını boşaltmış durumdasın. Bu durum artık bedenin geleceğini güvencesiz kılıyor ve senin sürekli zorladığın bu beden artık işlemez hale geliyor. ‘Kendi mezar kazıcılarını yaratıyorsun’. Ben de bu durumlarda sana karşı durmak zorundayım. Seni sana karşı korumak için harekete geçmem gerek. Bu sayede, hem kendimi hem de seni bu bedende yaşatmaya devam edeceğim. Bunun için var olan tepkileri kontrol etmeme, sınıflandırmama ve bunu politik bir hareket haline getirmeye ihtiyacım var. Bunu yaparken, yarattığın güvencesizliğin ve geleceksizliğin rahatsız ettiği veya öfkelendirdiği sinir uçlarıyla sana karşı direneceğim. Böylece sen verdiğim mücadelenin etkisiyle kendine çeki düzen vermek zorunda kalacaksın. Sana yalvarmıyorum, seni dönüştürüyorum.”

      Kapitalist zihin, sürekli olarak geliştirdiği bedenin sağlıklı kalması için, yaşadığı bu kriz anlarında sivil toplumu dinler mi? Hatta, sivil toplumun tepkilerinin ortaya koyduğu mücadelenin şiddeti onu dönüştürür mü? Kesinlikle evet; zaten onu çok fazla zorladığı durumlarda bilinç kaybı yaşaması bedene daha büyük zararlar vermedi mi? Böyle durumlar sonrasında kendisini yenilemek için kapitalist üretim ilişkileri ‘sosyal devletçilik’ oynamak zorunda kalmadı mı? Hatta, o tiyatronun bitişinde zihnin açlığının sonuçlarıyla yüz yüze gelmiyor muyuz? Fakat tüm bunlar onun özünü değiştirmeye yeter mi? Tıpkı bilincimizin, sinir sistemi ile girdiği ilişkide, bedenin dinlenip daha ‘sağlıklı’ olmak için onarılmaya ihtiyaç duyduğunu anladığı anlar gibi. Hastaysak ve organizmanın bu durumun  giderilmesine ihtiyacı varsa basıncı azaltmak ve dinlenme mekanizmalarını devreye sokmak çok önemlidir. Neye ihtiyaç varsa ona dönüşür.

      İtiraf etmek gerekirse kapitalist zihne etki etmek için en derli toplu tepkinin bu mekanizmalar olduğunu belirtmem gerek. Toplumsal hareketlerin içerisinde bir sınıf hareketi arayışında olmak ve politik iradeyi oluşturmak için talepler üzerinden bir strateji belirleme çabası gözlemlenebilir durumda. Hatta Karl Mannheim’ın çalışması üzerine bir yoruma kulak verecek olursak;

“Ona göre, toplumsal sınıflar ekonomik ilişkilerdeki yerleri uyarınca oluşmaz; onlar, esas itibariyle, mücadeleye angeje olan kolektiviteleri temsil eden siyasi kendiliklerdir. Sınıf mücadelelerinin açıklanması, ekonomide değil, insanlık durumunun özelliklerinde yatar, özellikle de doğuştan gelen rekabet eğiliminde.”[4]

Tahrip edilen kurumların yeniden kurulması ve bunu gerçekleştirecek çoğunluk kurgusu, güvencesiz ve geleceksiz bırakılan kitlelerin toplumsal iktidarı ele geçirmesi talebiyle güçleniyor. Mevcut koşullarda zihne tepki göndermeye devam eden sinir uçlarını onlar temsil etmek istiyor. Dolayısıyla toplumsal iktidarın örgütlenmesinin, çoğunluğun etkin gücünün muhafaza edilmesinin ve kapitalist zihnin dönüştürülmesinde bir dünya görüşü oluşturma mücadelesine şahit oluyoruz.[5] Fakat;

“Bu hiç de Marksist bir amaç değildir. Hatta Marksizmin ana rakibi Weberci sosyolojinin merkezi temasıdır. İktidar, sınıf ve ekonomi analitik açıdan farklıdır ve Mannheim analizimizin gösterdiği üzere, bir kimse iktidarla, hatta sınıf iktidarıyla, Marksist bir toplum kuramıyla hiçbir bağı olmadan ilgilenebilir.”[6]

Sarı Yelekliler hareketinin oluşturduğu politik düzlemde, sinir sisteminin etkin ve yaşayan uçlarının böylesi bir mücadelede güvencesiz ve geleceksiz kitlelerin “ilericileri” olarak rol almaya başladığı söylenebilir.[7]Fakat taşların yerine oturmadığı pek çok şey var. Toplumsal hareketlerin belirli bir direnç alanı olarak muhafazakar olduğu ve talep ettiği şeyleri elde ettikten sonra hareketin sönümlendiğini organik kriz çağında defalarca deneyimledik. Bunun gerçekleşmediği yerlerde hareket bastırıldı veya kriminalize edildi. Ayrıca tüm bunların farkında olsak dahi gerçekleşecek olmasına karşı bir irade gösterememe ihtimalimiz de var. Nispeten demokratik kurumların işlevlerini koruduğu Fransa’da taleplerin karşılanmasının veya taleplerin politika alanı içerisine çekilerek soğurulmasının ihtimali oldukça fazla. Bu yapılar temsil kurumları olarak “güvenceli” ve “sürdürülebilir” direnç alanları yaşatma ihtimalini taşıdıkları için çekim merkezi olmaya devam ediyor. Dolayısıyla kendi politik iradesini ortaya koymak için siyasal harekete dönüşmenin yollarını aramayan bir toplumsal hareketin geleceği problemli duruyor. Yerine oturmayan bir diğer taş, sol popülist söylemin başvurduğu yüzde doksan dokuza karşı yüzde bir söylemi olarak karşımıza çıkıyor. Sınıf temelli bir siyasal harekete evrilmek isteyen bir toplumsal hareketin yüzde doksan dokuz olaraktemsil edilmesi mümkün gözükmüyor. Çünkü sınıf olmanın gereği olan toplumsal idealin belirlenmesinde veonu gerçek kılacak iradenin gösterilmesinde disiplini sağlamanın zorluklarıyla mücadele edemeyecek kadar kırılgan bir kalabalıkla karşı karşıyayız. Bununla birlikte sinir sisteminin zihnin zorlamalarına karşı verdiği tepkileri yukarıda belirtmiştik. Sonuna kadar mücadele vermek aslında dinlenmekten, bayılmaktan ve hatta ölmekten vazgeçmektir. Tüm organizmayı tehdit edercesine zihni zorladığınızda, onu ölümün dahi ötesine sürüklersiniz. Savaşmak hakkınız olanı almak için değildir; hakkınızdan fazlasını almak içindir. Aklımın bana söylediklerine kötümserlikle yaklaşmanın, irademi açığa çıkartmanın zamanı çoktan gelmiş de  geçiyor. Dolayısıyla toplumsal hareketler içerisinde Marksist toplum kuramıyla sınıf arasındaki ilişkiyi kurmanın yollarını aramak gerekiyor.

‘Ölüler Dirilerden Çalacak, Hakkında Değil Fazlasında Gözü Var’

      Organik kriz çağında sokağı aramak, sinir sisteminin verdiği tepkilerin ağrı olarak hissedilmesi gibi. Bir kriz varsa sokakta kendisini gösterir, bedende olduğu gibi. Devrimler, isyanlar, mücadeleler bunların tamamı tarihin kendisini oluşturur. Fakat yine de Marx’ın dediklerini hatırlayalım;  “Hegel, bir yerlerde, dünya tarihindeki tüm büyük olguların ve kişilerin, bir anlamda, iki kez ortaya çıktığını söyler. Şunu eklemeyi unutmuş: birinde trajedi olarak, diğerinde komedi olarak.”[8]

      Şimdi bunu Marksist felsefenin kendisine uyarlayalım. Kapitalizmin en büyük organik kriz dönemineörgütlü, güçlü ve modernist anlamda sağlam giren Marksist mücadele günün sonunda bir trajedi yaşadı. Tüm dünyada Marksist felsefenin çeşitli kollarının ortaya koyduğu çözüm önerileri ya ‘Refah Devleti kazanımı’ ile uyumaya mahkum oldu ya da kapitalist zihne karşı bir zafer olarak nitelendirilip onun totaliter bir kopyası olarak tarihin dehlizlerini boyladı. Komünizm ideali uğruna verilen mücadelenin trajik sonuçlarının bize öğreteceği çok şey var. Şu an, XXI.yy. içerisinde karşı karşıya kaldığımız gerçeklik ile Marksist felsefenin kitlelerle ilişki kurma çabası ise tam bir komedi. Darmadağın ve hazır olmaktan uzak. Bununla beraber yaşadığı trajedinin etkisinde. Bu sebeple üstündeki ölü toprağını atmak için çabalamıyor bile. Sinir sisteminin ölü uçlarını temsil ediyor anlayacağınız. Bu durumda üstada kulak verirsek şöyle diyebiliriz;

“Yirmi birinci yüzyılın [Marx; “on dokuzuncu yüzyılın” diyor elbette ] toplumsal devrimi, şiirini geçmişten değil, yalnızca gelecekten çıkarabilir. Geçmiş hakkındaki tüm boş inançlardan sıyrılmadan, kendisini başlatamaz. Eski devrimler, kendi içeriklerini bastırmak için, dünya tarihine ilişkin anılara gereksinim duyuyordu. Yirmi birinci yüzyılın devrimi, kendi öz içeriğine ulaşmak için, ölülere kendi ölülerini gömdürmek zorunda.”[9]

Peki ölü sinir uçlarının ilk görevi olan kendi ölülerini gömme meselesi neyi ifade ediyor? Aslında yaşadığımız bu toplumsal hareketlilik içerisinde pratikten uzaklaşmış ve kendi gerçekliğinde hapsolmuş tüm Marksist yazından ve politik oluşumdan bahsediyoruz. Dolayısıyla Sarı Yelekliler üzerine yapılan çeşitli durum değerlendirmeleri ve analizlerin pratikten uzak olduğu müddetçe gömülecek ölüler olduğunu belirtmemiz gerekiyor.[10] Marksist felsefenin kitlelerle ilişkisini böylesine organik kriz zamanlarında güçlendirmek için ilk görevin bu olduğunun ve gözlemci pozisyonundan sıyrılıp hareketin kendisi olduğumuzun farkında olmamız önemli. Gramsci’nin deyişiyle; “Praksis felsefesi mutlak ‘tarihsiciliktir’, düşüncenin mutlak sekülerleşmesi, dünyeviliği ve tarihin mutlak hümanizmidir. Dünyanın yeni kavranışının ipi ancak bu hat üzerinden takip edilir.”[11]Tabi bunu yaparken ‘Direngen Marksist’ bir tavır takınmayı tercih ediyorum. Post-Marksist komedi korosunun yaklaşımlarının farkındayım ve onların spektrum hattında bizim “tarafta” olduğunu biliyorum. Gömmemiz gereken ölülerimiz olduğunu daha önce söylemiştik değil mi?

      Kolektif bir şekilde Sarı Yelekliler hareketinin güncel durumu üzerine etkili bir analiz yaparken şunu belirterek işe başlıyorlar;

“Hatırlanacaktır, Lenin, alttakilerin artık istemediği ve üsttekilerin artık yapamadıkları bir durumun devrimci olduğunu söylemişti. Bugünkü durum tam böyle değil, en azından sarı yelekliler bir devrime heves etmiyorlar; zaten böyle bir devrimin ne modeli var ne de şampiyonları. Buna karşılık toplumda “hiçbir şey olanlar”ın artık dayanamadıkları ve önde gidenlerin ise olayların gelişimini kontrol etme imkânlarının kalmadığı çok açık. Aslında hiç kimsenin hiçbir şey üzerinde denetimi kalmamış durumda ve bu akılda tutulması gereken ikinci olgu.”[12]

Bu kolektif içerisinde etkisi yabana atılamayacak olan Chantal Mouffe’un, zamanında Gramsci’nin hegemonya konseptini çarpıttığı gibi, var olan bir önerinin ‘farkında olmadığı’ bir gerçek: Birleşik Cephe Siyaseti. Durum tam da alttakilerin istemediği üsttekilerinde yapamadığı bir organik krizi temsil ederken, neo-liberal politikalar tarafından darmadağın edilen toplumun kendiliğinden bir araya gelmesini beklemek kulağa komik geliyor. Devrim modelini kavramak için birlikte yaşama ilkeleri ortaya koymak ise aklın pesimistliğinden başka bir şey değildir. Hegemonya konseptinden başlayıp birleşik cephe siyasetinin gerçekliğinde var olan emekçi kitleleri örgütleme pratiğinden uzaklaştıkça iradesini kaybetmiş bir ‘hareketin’ yaratıcısı olarak Mouffe’un bu konuda bir çerçeve çizmesi bile beklenmemelidir. Trajediler iyi veya kötü bir tat bırakır, komedi ise belirsiz bir duygudan başka bir şey değildir. Hatırlamak gerekir; hem birleşik cephe siyaseti hem de hegemonya konsepti; birlikte yaşamanın değil, ölülerin dirilerden çalmasının ve hakkı olandan fazlasını almasının yöntemidir. İktidar peşinde koşmanın, zihnin yerine göz dikmenin, onu oradan söküp atmanın mücadelesidir. 

      Öte yandan, Post-Operaismo hareketinin yaratıcılarından Antonio Negri’nin Sarı Yelekliler üzerine aldığı tavır bir takım irade belirtileri taşıyor;

“Her halükarda, elimizde olan bölgesel, kuşaksal ve sınıfsal olarak bölünmüş, yapay ve çelişkili bir hareket. Bu hareketi şimdilik birleştirense müzakere etmeyi ve mevcut siyasal yapılara bir şans vermeyi reddetmesidir. Kuşkusuz ki bu bir ayaklanma ve şu an için nereye gideceği öngörülemez.”[13]

Doğru, nereye gideceği öngörülemez. Fakat Marksist felsefenin görevi topluma atfettiği son uğruna kitlelere önderlik etmek ve onun iradesini yönlendirmek için sürekli yollar aramaktır. Bunu yaparken ‘felsefenin popüler [Populare] yönü’ olarak; ortak duyunun kendisinde var olmaktır. Sinir sisteminin verdiği tepkilerin ve zihinden talep ettiği şeylerin dinlenmek değil de onu ölümüne zorlayıp bambaşka bir bilinçin oraya yerleştirilmesi için mücadele yöntemleri belirlemektir. Fakat bu konuda Negri şu sonuçları çıkarıyor;

“Ayaklanmacı hareketlerle karakterize edilen bir çokluk, sağa yönelmekten geri çevrilerek ve bir sınıfa dönüşerek, toplumsal ilişkileri dönüştürme iradesine sahip bir güç haline nasıl yönlendirilebilir? İlk düşüncem şu: bu tür bir çokluk, eğer bir örgütlenmeye dönüştürülmezse, siyasal sistem tarafından etkisizleştirilir ve böylece gücünü yitirir. Aynı sonuç, kendisini sağa ve sola indirgediği durumlar için de geçerli. Böyle bir çokluk, ancak kendi bağımsızlığı içerisinde işlev görebilir. İkinci olarak, organizasyon dediğimizde bir partiyi –sanki çokluğu yalnızca parti örgütleyebilirmiş gibi- kast etmiyoruz. Otonom bir çokluk bir karşı-güç olarak işlev görebilir. Yani sermaye hükümetini, uzun ve ağır bir biçimde, toplumun refahına yeni alanlar ve fonlar katmaya zorlamakta işlev görebilir. Demokratik-Amerikan “partilerin anayasası” tarafından sağlanan örgütsel yapı, neoliberal politikaya dahil edilmesiyle başa çıkmak için mücadele ediyor. Dahası, eğer çokluğun iktidara gelme ihtimali yoksa bile, bu isyancı hareketin sistematik olarak sürdürülmesi olanağı vardır. Bu durum ikili iktidar olarak tanımlanırdı: güce karşı güç. Fransa’daki olaylar bize emin olabileceğimiz tek bir şey söylüyor; o da bu ikili iktidar halini sona erdirmenin artık mümkün olmadığıdır. Bu ikili iktidar hali, ister gizli, ister bu hareket özelinde olduğu gibi apaçık biçimde ayakta kalmaya ve dayanmaya devam edecektir. Buradan hareketle, hareketin militanlarının görevi, karşı-gücü besleyebilecek yeni hedefler etrafında yeni dayanışma biçimleri inşa etmektir. Bu, çokluğun bir sınıf haline gelmesinin yegane yoludur.”[14]

Tam da burada Gramsci’nin, Spinozacı kavramları yardımıyla tanımladığımız devlet iktidarı meselesine geri dönelim istiyorum. Hardt ve Negri, Spinoza’dan aldıkları imperium kavramını bir egemenlik belirtimi olarak kurgular. Çokluk üzerinden kurulan bu egemenliğin bir alanı domine ettiği ve bu alanın otonom örgütlenme olmaksızın aşılamayacağı üzerine analizlerde bulunurlar. Dolayısıyla yukarıda belirttikleri gibi karşı gücü besleyecek yeni hedeflerin ve yeni dayanışma biçimlerinin inşası, belirsiz çokluğun bir sınıf haline gelmesinin yegane yoludur. Sarı Yeleklilerin, talep etmenin özünde var olan ‘direnme’ eyleminden daha öteyegeçerek , ihtiyaçlarını karşılamak için kurumsallaşma hedefini benimseyen kolektif bir irade halinde var olmayı becermesi gerekir. Bu olmadığı sürece oluşacak bu sınıf bir güç olarak diğer gücü alt etmek için mücadele etmekten başka bir şey yapamaz. Günün sonunda sokaktan kopmuş olan Post-Operaismo, sivil toplumun içerisinde kalmaktan başka çaresi olmayan fakat otonom bir iktidar modeli gerçekleştirmek için güç olması beklenen çelişkili bir politik stratejiyi tepeden kurgular. Hiç şüphesiz ortada bir irade vardır; fakat, sokağın iradesinin manipülasyonu, onu belirsiz bir çokluk olarak hedefsizliğe sürükleyebilir. İddia ettikleri şekliyle, “hiç bir iktidar iradesinin kontrol edemeyeceği bir devrimdir çünkü biyo-iktidar ile komünizm ve işbirliği ile komünizm, sevgi, basitlik ve ayrıca masumiyet içinde bir arada bulunur. Bu, komünist olmanın bastırılamayan hafifliği ve neşesidir.”[15] Fakat güce karşı bir güç oluşturulduğu anda, kurumsuzluk ve çokluğun kaygan zemini bu işin çözülmeyi bekleyen sorunlarının başında gelmektedir. Yine de Negri’nin Marksizm’in imkanlarını zorlamaya başladığı ve komünist stratejiyi oturmak için irade gösterdiği bir gerçek.[16] Bununla beraber, birlikte yaşamın imkanlarını politikaların belirleyiciliğinde aramak yerine, sokağın iradesinde, biz bize yaşamanın kendisinde aramanın gerçek bir ‘sınıf’hareketi’ olduğunu; dolayısıyla praksis felsefesinin imkanlarının XXI. yy. içerisinde zorlanabildiği kadar zorlanması gerektiğini düşünüyorum.

‘Alçak Gönüllü Bir Reddediş’

Bence bu alçak gönüllü reddediş, toplumsal olan her şey üzerine odaklanmak için Marksizmin ne olduğunu Gramsci’nin sözleriyle hatırlatarak ilerlemeli.[17] Dolayısıyla onun 1918 yılında Marx’ın doğumunun yüzüncü yılı şerefine yazdıklarını; Marx’ın doğumunun iki yüzüncü yılı için bugün yeniden yazmak olacak. “Bizler Marksist miyiz? Marksistler var mı? Ey ahmaklık: bir tek sen ölümsüzsün.” Bu sorular, tamamlanmasına sayılı günler kalan, Marx’ın doğumunun iki yüzüncü yılı içerisinde de defalarca soruldu. Marx, kulağa hoş gelen ve kullanılabilir bir jargonla oluşturulan bir öğretinin oluşturucusu muydu? Onun, tarihin kendisine bıraktığı mirası bir veda hutbesi gibi mi algılamak gerekiyor. Marx; “zaman ve mekan kategorilerinin ötesinde kesin buyruklarla mutlak/sorgulanamaz normlarla yüklü bir dizi mesel [feyz alınacak söz] bırakan mesih” değildir. “Biricik kesin buyruk, biricik norm şudur: Dünyanın işçileri, birleşin!”

      Marksizm, doğrudan, nesnel gerçekliğin bilincinde olan insanların fikirlerinin bir irade halini almasıyla alakalıdır. Maddi üretim ilişkilerinden başlayıp toplumsal ilişkilerinin tamamında olan “zihnin” yerle bir edilmesine, bunu yaparken de onun yerine yeni bir “zihin” koyma mücadelesinin peşinde koşmaktır. İktidar iradesi göstermenin yollarını aramaktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi toplumsal hareketler kurtuluşu sinir sisteminin mevcut zihne karşı direnmesinde değil, ona karşı mücadele etmede ve bu mücadeleyi yeni bir zihni kurumsallaştırma hedefinde aramalıdır. Bu hareketlerin analizi yapılırken, var mı yok mu diye sorulamayacak kadar öncü bir iradenin arayışıdır. Dolayısıyla Marksizm devrimci eylem hakkındadır. Birlikte yaşamak, sevgi ve saygıyla ilişkili yumuşak bildirimlerin peşinde koşmak değildir. “Marx, bileğinin hakkıyla ve kelimenin tam anlamıyla bir dev olarak tarihe geçer. O ne bir mistiktir, ne de pozitivist bir metafizikçi. O bir tarihçidir; geçmişe ait belgelerin, sadece bir kısmının değil, hepsinin yorumcusudur.”[18] Gramsci’ye göre toplumsal olay üzerine yapılan araştırmaların ve anlatımların temel kusurlarından birisi budur. Sadece var olan gerçekliğin kendimize uyan taraflarıyla ilgilenip, onları cımbızla seçip, hareket etmeye çalışmak! Bu durum bir tarihsel irade sonucu değil, bilinçsiz veya iyi niyetle yapılsa da, önyargılar sonucu gerçekleşir. Aslında burada yapmak istediğim, eleştirilen analizler karşı bir tavır takınmak değil, yazıyı ve fikrin durduğu yeri beliginleştirmek, tabiri caizse militanlaştırmaktır. Bir gözlemci gözüyle bu yazının çerçevelendirilme sebebi de budur.Çünkü “Bu araştırmaların amaçladığı şey hakikat, belginlik [düşüncelerin açıkça ifade edilmesi], geçmiş yaşamın bütüncül bir şekilde [integral] yeniden yaratımı değil, fakat tikel bir etkinliğin vurgulanması, önsel bir hipotezin doğrulanmasıdır.”[19]

      Zihin ve sinir sistemi metaforu üzerinden ilerleyelim. Sinir sisteminin mücadelesi zihni bir etik olarak kavrar. Onun varlığını, saf bilincin kendisini, insanın ruhuyla ilişkilendirir. Bu anlayış üzerinden keyfi ve kurmaca sonuçlar türetip sürekli soluklanma peşinde koşar. Uygunluk diyalektiktir; fakat karşıtlık, ölülerin dirilerden çalmasını ifade eder. “Önem verilen olgular anekdottu, tarih değil.” Karşılıklı uygunluk üzerinden bedenin bugünkü halini alması, önem verilen iradenin kendi kararları üzerinden gerçekleşip durmadı mı? Organik krizi nerede aramalıyız? 

“Olup bittiği kadarıyla tarih salt pratik (ekonomik ve ahlaki) etkinliktir. Bir fikir saf hakikatle, saf insanlıkla (sadece bir plan olarak, [insanın] genel bir etik hedefi olarak var olan insanlık) mantıksal olarak uyum içerisinde olduğu için değil, fakat ekonomik gerçeklikte kendi gerekçesini, kendisini hayata geçirecek gereci bulduğu için gerçek olur. Bir ülkenin, bir toplumun, bir toplumsal grubun tarihsel amaçlarının ne olduğunu kesin olarak bilmek için kişi, her şeyden önce, o ülkede, o toplumda hangi üretim ve mücadele sistemleriyle ilişkilerinin geçerli olduğunu bilmek zorundadır. Bu bilgi olmaksızın ancak tarafgir monografiler, tezler yazabilir; bunlar kültür tarihi açısından yararlıdır, kişi böylece ikincil düşünceleri, uzak sonuçları öğrenir ancak tarih yapıyor olmaz, pratik etkinlik bütün o katı sıkılığı içerisinde açığa vurulmaz.”[20]

Tüm bunları kavradığımızda, ölü sinir uçları olarak alçak gönüllü bir reddediş ile yola koyulmanın önümüze hangi hedefleri koyduğunu da anlamış oluruz. Ortaya koyulması gereken irade, politik iktidarın kendisini elde etmek için var olan her şeyin sorgulamak[ve Marx’ın söylediği gibi “iğneleme süreci” olarak karşıtlıkları aramaktır. Marksist tarihsiciliğin kendisine biçtiği son, yabancılaşmanın aşılması adına kapitalist zihne karşı bireysel bir irade göstermekle başlayıp, ona eklemlenecek bir kolektif irade arayışıdır. Gramsci’nin sözleriyle alçak gönüllü reddedişimizin yönünü gösterip harekete geçelim;

“Marksist anlamda irade, hedeflere ilişkin farkındalık demektir, bu da kişinin kendi gücünün tam bilgisi ve onu eylemde ifade etme aracı demektir. Dolayısıyla irade, her şeyden önce, sınıfın belirgin ve kendileşmiş olması, kendi özgül amaçları doğrultusunda –tereddüde düşmeksizin ya da yolundan sapmaksızın- sıkıca örgütlenmesi ve disiplin altına girmesi demektir. Düz bir hat üzerinde en son varış yerine doğru, yeşilliğin ve nazik sevgi-saygı bildirimlerinin yumuşattığı samimi kardeşlikten bir bardak içmek için yol kenarındaki yeşil çayırlara sapmadan edimde bulunan bir dürtü demektir. Fakat ‘Marksist anlamda’ ibaresi yersizdir; boş ve kaçamak sözlere yol açabilir. Marksist anlamda Matksist… Terimler de, elden ele geçen madeni paralar gibi, yıpranmaktadır.”[21]

Böylece mutlak gerçekliğimizin kendisini sorgulamanın yolunu arayıp bulacağımız, var olan tüm gerçekliğin farkına varmakla yetinmeyip, onu “Post-modern durumların” disiplini olarak kurgulayacağımız ve bunu yaparken taraf tutma irademizden vazgeçmeyeceğimiz bir yol için çalışmaya koyulalım. Romantik solcuların “nasıl güzel yenildik”, “hayır, gerçeklik bize bu imkanı vermiyor” ve “hadi artık harekete geçmelisin çünkü o güç sende var” gibi sonuçsuz ve muğlak söylemlerinden sıyrılmamızın başka yolu yok gibi gözüküyor.

“Karl Marx, bizim için, değneğini sallayan bir çoban değil, manevi ve ahlaki yaşamın bir ustasıdır. Zihinsel tembelliğin düşmanıdır, uyuklayan ve kıran kırana bir kavga için uyanması gereken büyük enerjiyi ayağa kaldıran kişidir. Soyutlamalar hakkında boş yere konuşmamak için gerekli olan düşünce duruluğuna ve sağlam bir kültüre ulaşma yolunda harcanan yoğun ve azimli çabanın timsalidir. Konuşmak için kendi diline bakmayan, hissetmek için elini kalbinin üzerine koymayan, fakat gerçekliği bütün özüyle çepeçevre kuşatan ve ona hükmeden demirden tasımlar –bunlar insanların zihnine nüfuz eden, tortulaşmış önyargıları ve sabit fikirleri darmadağın eden ve ahlaki karakteri güçlendiren tasımlardır- kuran kişidir, insanlığı tanıyan ve düşünen monolitik bir bloktur.”[22]


[1] Antonio Gramsci, “Durum Analizi: Güç İlişkileri”, Gramsci Kitabı, 3.bs, ed. David Forgacs, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2018), 244.

[2] Peter Thomas, Gramsci Cağı, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2013), 272-273.

[3] Ertuğrul Atlı, “Sarı Yelekliler Ne Talep Ediyor”, 4.12.2018, Universus: http://uni-versus.org/2018/12/04/sari-yelekliler-ne-talep-ediyor/

[4] Nicolas Abercrombie, Stephen Hill, Bryan S. Turner, “İdeoloji Kuramında Belirlenim ve Belirlenimsizlik”, İdeolojiyi Haritalamak, ed. Slavoj Zizek, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2013), 234.

[5] Alphan Telek, “Political Precariat”, 9.05.2018, OpenDemocracy: https://www.opendemocracy.net/can-europe-make-it/alphan-telek/political-precariat

[6]age, 235.

[7] Bu yaklaşımın Sarı Yelekliler hareketi üzerine yaptığı başarılı bir inceleme için bkz; Alphan Telek, “Öfkeliler: Sarı Yelekliler yeni bir sınıf hareketi mi?”, https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/12/06/ofkeliler-sari-yelekliler-yeni-bir-sinif-hareketi-mi/

[8] Karl Marx, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”, Fransız Üçlemesi, (İstanbul: Yordam Yayınları, 2016), 149.

[9]age, 151-152

[10] Fikir vermesi adına; Foti Benlisoy, Sarı Yelekliler; “on s’engage et puis… on voit”, https://baslangicdergi.org/sari-yelekler-on-sengage-et-puis-on-voit/

[11] Antonio Gramsci, Selections from the Prison Notebooks, 11.bs. ed. Hoare, Quintin, Geoffrey Smith, (New York: International Publishers, 1992), 465.

[12]Kolektif,“Birlikte Yaşama İlkeleri Işığında Sarı Yelekliler Hareketi”, 18.12.2018, Birikim Güncel: http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9268/birlikte-yasama-ilkeleri-isiginda-sari-yelekliler-hareketi#.XBlkW1UzbIU

[13] Antonio Negri, “Fransız Ayaklanması”, çev. Fırat Çoban, 18.12.2018, Universus: http://uni-versus.org/2018/12/17/ceviri-fransiz-ayaklanmasi-antonio-negri/

[14]age.

[15] Göran Therborn, Marksizmden Post-Marksizme, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2011), 205.

[16] Antonio Negri, “Starting Again From Marx”, Radical Philosophy: https://www.radicalphilosophy.com/article/starting-again-from-marx?fbclid=IwAR3Q388GQb6h8d_V5dDsBegyoLWkS_f6D9Te711O6J5y1yoYnVm_w4pnQHg

[17] Antonio Gramsci, “Bizim Marx” 4.05.1918: Il Grido del Popolo, Gramsci Kitabı, 3.bs, ed. David Forgacs, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2018), 44-48.

[18]age, 45.

[19]age, 45.

[20]age, 46.

[21]age, 47.

[22]age, 48.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir