“Taktim ettiğim şey ekip çalışması alter egomla,

 Takdir et işi.”

 

Müşterek-ler aslında neoliberal hegemonyaya karşı ortaya çıkan direniş hareketlerinin tanımlanmasında kullanıldığında akademi için oldukça heyecan vericiydi. Ekoloji mücadelesi ve bunun için gerçekleştirilen yerel direnişlerin tanımlanması için referans kavram olarak kullanılmaya başlandı. Daha sonra hayatın her alanına nüfüs eden kapitalist hegemonya bize gösterdi ki, direniş her yerdeydi.

İşte bu denemede sorgulamak istediğim şey, müşterek kavramının bu direniş hareketleri ile birlikte akademinin kapalı kapılarını kendi lehine açıp açmadığıdır. Yerel direniş pratiklerinin neoliberal hegemonyaya karşı verdikleri mücadelede akademinin bu ağlara katkısının ölçülmesi üzerine odaklanmaya çalışacağım.

İlk olarak müşterek literatürü bir takım mülkiyet ve ortak kullanım tartışması üzerinden hareket ediyordu. Mesele ortak olanın savunulması ve yaşatılması olunca hepimizin ulaşmak zorunda olduğu maddeler etrafında kümelenme yaşandı. Müştereklerin Trajedisi ile Garrett Hardin ve ona alternatifi gösteren Elinor Ostrom doğal kaynakların kullanımı üzerine incelenebilir iki görüşü temsil etmektedir. İsterseniz bakın fakat benim fikrimi sorarsanız günümüzde yaşayan sen ve ben için oldukça boş bir tartışmanın yürütüldüğünü düşünmeniz muhtemel. Fakat doğal kaynakların temellük edilmesi ve kullanılması hali üzerinden devam eden akademik tartışmalar neoliberalizmin becerisiyle farklı direnç alanlarını bu literatüre dahil etti.

Müşterek olanı en geniş anlamıyla paylaştığımız her şey olarak tanımlarsak bir kafa karışıklığı yaratacağını düşünüyorum. Kendi hayat mücadelemizi verirken müşterek bir şekilde gerçekleştirdiğimiz şeylerin farkına varmalı mıyız? Literatürde genel olarak müşterek olanın hava, su, toprak veya kültür, folklör ve dili betimlediğinden bahsedilir. Hayat mücadelesinin içinde kullandığımız şeylerin bunlar olduğuna itirazım yok. Fakat akademinin neoliberal hegemonyaya ve onun aygıtlarına karşı ortaya koyduğu ve çözümler geliştirdiği bu kavramlar kümesinin oldukça kaçamak olduğunu düşünmekteyim.

 

“Yoksul ve düşkünü anlatmaya yetmiyordu literatür jargonu,

Arabeskler ötelendi. Kime küfür bu haykırış ahmak,

Onlar senin olmamanı istiyorlar burada. Olacak!”

Evet! Kaçamak olarak nitelendirdiğim şey için burada sayfalarca sebep sunabilirim. Ancak öncelikle anlamam gereken şey müşterekler siyasetinin kentli olduğudur. Kentlerde yaşayan insanların nefes alacakları alanları, sıkıcı yaşamlarından uzaklaşma imkanlarını, savunma mücadelesidir. Bu mücadelenin yaşamın sürekliliği açısından elzem olduğunun bilincindeyim. Bunu anlarken şu ana kadar müşterekler siyasetinin ortaya koyduğu pratiklerin kentlerin varoşlarından çıkmadığının da bilincindeyim. Kentin varoşlarına değiyor olması ile karıştırılmamasını rica ediyorum. Kaçamak bir arayış olduğunu bu sebeple iddia ediyorum.

Öte yandan kentli olması hali taşraya dokunuşunda da hissedilmektedir. Taşranın yaşam mücadelesinin çalışılması ve görünür kılınması hali bir çözüm olmak yerine ortaya konulması gereken bir nesne halini almıştır. Oradaki mücadele buraya yansıtılır ve desteklenmesi için görünür kılınır. Böylece mücadeleye katkı sunmak tweetlere ve facebook paylaşımlarına kalır. Bu hareketlere dokunmak ise bir avuç insana kalır. Bunun ötesinde kentlerin taşrayı savunmak adına kitlesel mobilizasyonunu sağlamaz.

Bizim ahaliyi muhalif akademi olarak nitelendirirsek, üretilen fikirlerin şehrin dehlizlerine ve taşraya etki etmesi için ne yapılması gerekir sorusu sürekli aklımızdadır. Bu soru koca duvarlarla çevrili zihinlerimizde etki alanları kurmak istememizden doğar. Hastalıklıdır. Fakat müşterekler siyaseti ortak olanın savunulması ve yaşatılması anlamına geliyorsa neden bu pratiklerin yaratılmasını tartışırız. İçinde bulunduğumuz toplumsal ilişkiler bütünü tam da bu ortak olanın kendisi değil midir?

Piere Dardot ve Christian Laval “Müştereğin Arkeolojisi” isimli çalışmalarında karşı olanın kurulması için iştirak eden bireylerin birlikte yükümlülüğü sağladığını iddia ederler. Neoliberal toplumsal ilişkilerin var olduğu alanda müşterek pratiğin gerçekleşmesi birlikte yükümlü olma haline bağlanmıştır. Neoliberal kapitalizmi aşma yolunu birlikte yükümlülüğü sağlayacak bir grup insanın bir araya gelerek ortak olanı topluluk lehine temellük etmesine dayandırırlar. Bu pratiklerin genişlemesi ve bir araya gelmesi için dünya çapında müştereğin kurulmasını salık verirler. Kullanım hakkının paylaşılması için müşterek hukuk geliştirilmesinin önemine vurgu yapmayı ihmal etmezler. Tüm bunları gerçekleştirecek olan ise kurucu praksis olarak nitelendirdikleri birlikte eylemedir. Yani insanların bulunduğu alanları korumak için eyledikleridir. Bu sayede post kapitalist toplumun kurulması sağlanabilir.

Yukarıda bahsedilen planın politika önerileri olduğunu ifade edelim. Dolayısıyla müşterekler siyasetinin geldiği noktanın dönüştürücü bir momentumu aradığını söylenebilir. Bu olumludur fakat kaçamak olduğunu değiştirmez. Çünkü neoliberal kapitalizmin bütüncül bir analizini yapmaktan uzaktır. Ekonomi politiğine değinmez ve neoliberalizmin ortak olanı hangi aygıtlarla yarattığının üstünü çok açmaz. Kültür, folklör, hukuk, demokrasi, adalet ve diğer koca koca kavramların mevcut toplumsal ilişkileri içerisinde hangi işlevleri gerçekleştirdiğini açıklamaktan uzaktır. Bununla birlikte bu ilişkiler bütününü açıklamaya çalışan bir çok tarihsel birikimi bir çırpıda görmezden gelir. 21. Yüzyılda devrim üzerine deneme olarak ortaya atılan bu fikirlerin gerçekleşmesi için hangi yolu izleyeceği oldukça belirsizdir. Fakat bu denemede nitelikli bir eleştiri verme niyetinde olmadığımı söylemiştim.

Kaçamak olma meselesine odaklanalım. Yukarıda bahsettiğim gibi akademinin yaptığı belirli bir alan üzerine fikirler geliştirmek ve ortaya atarak onun tartışma başlatmasını beklemektir. Genel olarak etkinin ve kökünden bir dönüşümün gerçekleşmesi için eyleme geçme hali oldukça nadir gözlemlenir. Gözlemlendiğinde ise devlet aygıtının hışmına uğrar. Mevzileri kazmamıştır. Dolayısıyla bir alanın içerisinde aydın olma ve olmayanları yontma meselesine dönüşür. Bu alanın içerisinde şehrin dehlizlerinden ve taşradan gelenlere çoğu zaman yer olmaz.

Olacak! Şehrin varoşları kendine has adabıyla bir takım işlerin sürdüğü mekanlar olarak karşımıza çıkar. Giyim, konuşma, sosyal etkinlikler, açık hava faaliyetleri gibi şeylerin oluşturuduğu bir ortaklık vardır. Müşterek bir şekilde bu semtlerin insanları bunları gerçekleştirerek toplumsal ilişkileri yeniden üretirler.Bir tehlike ile karşılaştıklarında ise kendi bildikleri yöntemlerle buna karşı direniş pratikleri geliştirirler. Benim semtimde çoğu zaman çatışmadır. Kentsel dönüşüm meselesi üzerine bir örnek verirsek benim mahallemde oluşan tepki belediya başkanını silahla tehdit etmekten ve belediye meclisini basmaktan ibarettir. Fakat bir başka yerde park meclisleri, imza kampanyaları ve davalar olabilir. Hatta bir başka yerde bu tarikat üzerinden topluluğun kendini korumak için bazı kademelerde yer edinmesi dahi olabilir. Ancak genel olarak hedef o alanın ve ilişkiler bütününün sürmesini sağlamaktır.  Öte yandan meselemiz tüm bu apayrı ilişkilerin bir arada olmasına mı odaklanmalıdır? Herkesin herkes için olması ayrı dünyaların insanları için oldukça soyut kalır. Çözüm yöntemleri çatışmalara yol açacaktır.

Müşterek olanın peşine düştüysek terk etmem gereken şeylerden birinin herkes için olma hali olduğunu anlamış bulunuyorum. Politik bir mücadele herkes için olamaz. Dolayısıyla bu herkes için adaletli ve eşitlikçi bir dünya yaratma tatlışlığını bir kenara bırakıyorum. Kavgadan kaçılmaz.

“Kimi intaharlar gibi bir anlam taşıyor yok oluşum.

Minik isyanlar gibi birikip vandallaşıyor, korkuyu şuh kahkahalar sarıyor.”

Bir topluluk kurmak ve burada bir araya gelmiş bireylerin topluluğun tamamı adına emek harcamasını sağlamak hedefim. Bunu yaparken odaklanmamız gereken şey ise yeni olanı kurmanın ne demek olduğudur. Mevcut ilişkilerin sürdürülmesi yerine yeni olan ilişki biçimlerini aramalıyız. Bir topluluk kurmak meselesi öznenin kendi bağlamında bulunan nesneleri dönüştürme potansiyeline odaklanabilir. Yani senin önce kendi alışkanlıklarından başlayarak etrafına yaydığın bir dönüşüm sürecidir. Mahallenden başlayarak bütüncül bir ilişki biçimini kurmanın yollarını müşterek bir arayışa dönüştürmen demektir. Ekonomik üretim araçlarının kontrolü ve işleyişinden tutunda dilin kullanım pratiklerine kadar geniş bir çabanın ürünü olmalıdır. Öyle ki gelenek ve göreneklerin eleştirel yeniden kurgulanmasına odaklanır. Tüm bunları yaparken soyut kavramların mevcut hegemonik ilişkilerin ürünü olduğunu ve bu ilişki ağını yeniden kurmakla görevli olduğunun farkında olmak ilk kuraldır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz durum tutunacak dalı olmayan bir grup insanın dayanışma halini yansıtır. Bu dayanışma direnme anlamına gelmez. Yeni olanı yaratırken kavga vermekten ve gerekirse yok olmaktan geçer.

Akademinin duvarlarını üniversitelerden sokaklara taşımak bu mücadele için bir anlam ifade etmez. Müşterek bir mücadelenin yöntemini belirlemek sana bana düşmez.  Sokaklara sadık kalmak gerekir. Hedefin ne olduğu konusunda anlaşmak oldukça mümkün olsa da yine bahsettiğim gibi herkes için olma hali sürekli değişkenlik gösteren bir ittifak meselesidir. Karşıtlıklar ve çatışmalar bitene kadar sürecektir veya sürekliliği olabilir. Karşı hegemonyanın neoliberal kapitalizmi alt etme mücadelesi için birleşik cepheler kurulur ve dağılır. Unutulmaması gereken müştereğin yeni olanı peşinde olma zorunluluğudur.

Yeni olanı kurmak için...

“Yak yak yık yepyeni yap, uygarlığa baş kaldıran aşklar gibi...”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Değişir her şeyin, kimliğin yiter.

 Devrilir duvarlar, ismini siler.

 Bura kimlerin alanı, bunlar kimlerin yalanı?

 Bugün kirlenir sokağım, herkes her şeye hazır ve nazır.

 Umursamayacaklar incelip kopanı!”  

Başlığında müşterek olan bir çalışmanın başladığı gibi başlayalım. 2008 krizinin yarattığı çalkantılı ortam yeni neslin sokak siyasetiyle tanışmasını sağladı. Neoliberal kapitalizmin krizi ile karşı karşıya kaldık. Dünyanın her yerinde, farklı isimler koyduğumuz onlarca isyan yaşandı. Kimimiz bunları bir çatı altında toplamaya kimimiz de çeşitli kalıplarla anlatmaya koyulduk. Üstüne analizler yapıldı, kitaplar yazıldı. Akademinin suskunluğunu bozan bu süreç, yeni tartışmaları ve yeni imkânları ortaya çıkardı. Siyaset elbette buna sessiz kalmadı. Mahallemizin solcularının onlarca farklı hareketle partilerden sıyrıldığı ve yeniyi aradığı güzel bir deneyime evrildi süreç. Sonuç? Buna erken bir yargıda bulunup sizi kızdırmak istemiyorum. Öte yandan bu krizin analizi ve çözümünü bulacağınız satırları yazmaya da niyetim yok. Elimde böyle bir imkân da yok. Yapmak istediğim, tüm bu tufanın ortasında büyüyen gençlerin akademinin “büyüklerinden” ve politikanın “ağır toplarından” nasıl ayrıldığı olacak. Aslında kendi yolculuğumu anlatacağım. Maksadım bir nevi kendimle ve mahallemle hesaplaşmak.

Müşterek kavramı son zamanların popülerlik ödülünü alabilir. Türkiye siyasetine henüz yanaşmış değil fakat akademinin ve sol mahallemizin ilgisi buraya doğru kayıyor. Bir grup çok kıymetli insanın bu iş için çabaladığını ve tartışmaları zenginleştirdiklerini biliyorum. Naçizane ben, müşterek olanı ve bu mücadelenin nereye evirileceğini kestirebildiğimizi düşünmüyorum. Hele ki bunun devlet alanından uzak olduğunu söylemek oldukça komik geliyor bana. Bu oldukça teorik bir tartışmanın verilmesine ihtiyaç duyuyor. Fakat benim amacım bu yazı dizisinde bizim müşterek hikâyemizi paylaşmak. Buyurun!

“Gideyim, yol uzun, cehenneme dek yolum var.

Yorulmam, yol olur sorunlar.”

Gezi zamanında üniversite yüzü görmemiş bizler için hayat mahallemiz ve liseden ibaretti. Alana çıktığım o an büyük bir şeyin parçası olduğunu hissetmiştim. Sanırım on yedi yaşında bir velet için bu ilkti. Fakat bugün siyaset bilimi lisansının uzatmalarını oynayan biri için o anın adını koymak çok kolay. O zamanlarda koşa koşa önce Yıldız Siyaset’e sonra da bir partiye gitmiştim. (Olabildiğince isim vermeyeceğim. Böylece lüzumsuz polemiklerle zaman harcamamayı hedefliyorum.) Memleketi kurtaracağım. Açın önümü.

Bir ilçe örgütü toplantısı; çok basit, çok sıradan fakat bir o kadar saçma. Bir gün, ilk gün, her şeyin kendini açıkça göstermesine yeter mi? Elbette! Gezi gibi bir enerjinin soğurulmasına ve yok edilmesine şahit olmak bu süreci özetliyor; fakat bu süreç önemli yoldaşlıkların başlamasına vesile oldu. Müşterek kavgamızın büyümesine ve genişlemesine neden olan bir kötü akşam... Bir simitçideki toplantının sonunda bir meydanda süren ayak üstü tartışmanın dördüncü senesine gelmiş ve bir kavgaya dönüşmüş olması... Öyle, birinin diğerine karşı kavgası değil; alayına, hepsine, her şeye hatta kendine bile karşı...

İlk olarak koca bir kurumun içeriden dönüştürüleceği inancı... Ne komik ama bir o kadar da güzel. Bizim gibi şehrin dehlizlerinden gelenler için kitap okumak zaten o dönemlerde başlıyor dostlar, bunu göz önünde bulundurun. Biz o zamana kadar ya kavga ettik ya da top kafaydık. Doğru düzgün ders bile çalışmadık. Mahallenin lisesi ve orada sizin için debelenen bir grup öğretmenin iteklemesiyle ulaştığımız yerlerde siyasetçilik oynamaya başladığımızda yaş on sekiz olmuştu. Her şey size memleket için verdiğiniz kutsal bir mücadele gibi geliyor. İnsanlar tanıyor, tartışmalara giriyorsunuz. İki tane cümleyi üst üste getirebiliyorsanız listelere, yönetimlere, siyasetin ağır toplarıyla toplantılara dâhil oluyorsunuz. Tek cümle kuramayıp vekil olanlar bile var, biliyorsunuz.

Bir gün deniyor ki üniversitelerde bağımsız bir örgütlenme kuruyoruz. Aradığın bu sanıyorsun, uğraşıyorsun. Kendin belirliyorsun her şeyi - ne biliyorsun da neyi belirliyorsun - kendi kurduğun ekip ile bir çatışma süreci başlıyor. Deneyim diyoruz biz buna bugün. Ekip süper amatör lig zaten. Oradan il başkan yardımcısı olan da çıktı, şu an ne yaptığını bilmediğim insanlar da. Hatta komik fotoğraflarla ilçe gençlik kolu başkanı falan olmaya çalıştı bazıları. Güzel!

İşler büyüdükçe öyle ağlara dâhil oluyorsunuz ki il başkanı gidiyor genel başkanı geliyor. İnsanların gözü üstünüzde; tanınıyor ve hedefe konuyorsunuz. Destek ve köstek! Kimsenin kavganın amacının ne olduğunu sorguladığı yok. Birkaç gencin var olan bir kötülüğe karşı elde etmek istediği iktidar mücadelesiydi sanırım. Bu mücadelenin ahmakça olduğunu anlamak bizim biraz zamanımızı aldı. Ondan sonrası mı? Bizden sonrası tufan! 

“O kalbi gerekirse parçalar elim

 Asla kaçmadan geri, onlar bulmadan beni

 Koş gel bir köşe başında kesilmiş nefesim, kısılmış sesim.” 

Bu partilerin programsız ve plansız olduğunu, muhalefet yapma yetisinin basiretsiz ve başarısız olduğunu son bir yıldır o kadar çok dinledim ki inanın çok sıkıldım. On dokuz yaşında partilerden arkamıza bile bakmadan kaçarken öğrendiğimiz bir şey varsa o da mevcut kurumların muhalefet yapma niyetinin olmadığıydı. Biri kendini devlet olarak gören, elindekini asla yitirmediğini sanan, bitmiş ve tükenmiş bir yapıydı. Bu yetmezmiş gibi geniş imkânlarıyla allayıp pulladığı koca gövdesini sola açarak “güvenli” liman oluyordu. Bunu kaçırmak istemeyen sol ilk fırsatta ona eklemleniyordu. Öte yandan renkli ve bütünleştirici bir diğeri, Gezi sonrasında toplumsal muhalefetin bütün bileşenleriyle hareket etmeye devam etti.  Bir dost meclisinde müşterekleri tartıştığımızda gördük ki renkleri solmaya yüz tutmuş. Renkli olma hali enerjiyi soğurmaktan öteye gidememiş. Etkisiz doğmuş ve böyle devam etmiş.

X partisinin hegemonyası karşısında olduğu iddia edilen ve onun alternatifini yaratacak olan bu kurumların X partisinin hegemonyasının en güzide parçaları olduğunu bugün rahatlıkla ifade edebiliyorum. Bunu anlamak için çaba sarf etmenize gerek yok. Anlaşılması gereken şey, bu yapıların kendilerinin de bir rant ve korporatist ağ olduklarıdır. Sosyal veya radikal demokratik bir proje önermeleri bunu değiştirmiyor. İyi niyetle bu yapılara eklemlenenlerin de orada deneyimledikleri oldukça talihsiz fakat bu ağların içine girmek bir tercihtir. Bunu yapanların mevcut hegemonyaya karşı muhalefet geliştirebileceklerine inanmaları ise naif bir ruhla kurulmuş hayalden öteye gidemez.

Bakın böyle keskin yargılarda bulunmak birçoğunuza abes gelecek biliyorum. Fakat ben çok basitçe kavga ediyorum. Siyasi parti mücadelesi vererek mevcut hegemonyaya karşı mücadele edilebileceğine inanmıyorum. Mevcut hegemonyanın yapıştırıcı harcına katkı sağladıklarını biliyorum. Artık ne kendim ne de dostlarımın, bu köhne yapılarla ilerlemeye dair bir umut veya hareket geliştiremeyeceğimizi biliyorum.

Dolayısıyla bu yapıların programsal dönüşümlere ve planlı hedeflere ilerlemesini söylemek için çabalamaya gerek yok.  Uzun süredir yürütülen danışmanlık seanslarında çaba sarf etmeden siyasetin ağır toplarına anlattığımız şeyler bunlar. Ekibimiz bunu yıllardır yapıyor. Adalet temelli, eşitlik odaklı, birleştirici, bütünleştirici ve herkes için olanın yeni olduğu falan yok. Yüz yılların sıkıcı tartışması bunlar. Çözümsüz ve etkisiz. Onlar bunu dinlemekten keyif alıyorlar. Muhtemelen dimağlarında heyecanlı birkaç genç olarak yer etmişiz oluyoruz. Bizim yaptığımız yenilmişlere el uzatmak. Tutarlarsa kendileri kazanır. Fakat müşterek peşinde olanlar, onların siyaset alanını Gezi’de yıkalı çok oldu. Sokakların çocukları, aydınların soyut kavramlar siyasetinin üstünü çoktan çizdi. Sadece bunu kabul etmek için biraz zamana ihtiyaç var.

“Dileğim ondan mı yorgan değil ormandır?

  Korkar ki yaz, esmekte çoktandır.”

Soyut kavramlar demişken şu mevcut hegemonya meselesini çok kısa açalım. Burada bahsettiğim şey R’nin liderliği değil. Neoliberal kapitalizmin toplumsal ilişkilerdeki kurucu üstünlüğü ve sürekli bu ilişkileri güçlendirmek için kullanmak zorunda olduğu aygıtlar. Yani, olay bizi kimin yönettiği değil, bizim niçin ve nasıl yönetildiğimizdir. Bizim için biçilmiş rollerin neler olduğu ve bu rolleri uygulamamız için bize karşı hangi pratikleri kullanacaklarıdır. Mevcut hegemonik proje muhafazakâr totaliterlikle bütünleşmiş olabilir fakat yarın refahla sarmalanmış demokrat bir buket gibi olmayacağını göstermez.

İşte mevcut hegemonyaya karşı mücadele, yönetilme haline ve toplumsal rollere karşı çıkmakla başlar. Toplumsal ilişki dediğimiz şeyin tamamına karşı gelmek, ekonomik ilişki biçimlerinden tutun da kültüre ve dile kadar geniş bir mücadele ağı kurmak, toplumun dönüşümünü bütüncül bir şekilde önce kendimizden başlayarak gerçekleştirmeye cüret etmekten geçer.

Peşinde olduğumuz şey bu ağın kurulması. Birlikte bir şeyleri başaracak olan organizasyonlar birliği gibi bir ağın yaratılması benim nihai hedefim değil. Post kapitalizm gibi havalı laflarla müşterek politikalar önerisi verme niyetinde de değilim. Bunun için Pierre Dardot ve Christian Laval ikilisine bakabilirsiniz. Tabi önerilerini uygulayacak özneler ve kurumlar bulabilmişlerse... 

Bizim peşinde olduğumuz müşterek, köhnemiş ilişkilerin yıkılmasıyla başlıyor. Dolayısıyla serimizin ilk bölümünde mevcut partilerin hepsinin yetersizliğine dikkat çekerek başladık.

Müşterek bir mücadelenin hedefi, var olan hegemonyaya karşı olanı kurmak için yeni pratikler aramak. Tek başına oldukça değerli, fakat bir arada gerçekleştirmeleri gereken oldukça fazla iş olan onlarca müşterek pratik var. Dediğim gibi müştereklerin teorik ve pratik tartışmasına bu serinin ilerleyen bölümlerinde de keskin bir tavırla girmeyeceğim. Amacım kendime ve mahalleme karşı çıkmak. Bu tartışmayı müşterek pratiklerin kuruluşu için belirli bir düzene oturtmak. Bütüncül bir yaklaşımla toplumun kılcal damarlarına sızacak bir praksisin kuruluşuna başlamak. Önce yıkım, hafriyatımız çok.

Kavga başladı! Birlikte devam edecek...    

 

“İz bırakacağız biz hayata, tohumlara fayda.

Bak akmıyor nehirler,

Burası fazla tehlikeli sen yetilerini belirle.”