Toplumun sınıfsal bilincinin artması, üretim araçlarlarını elinde bulunduran burjuvazi için şüphesiz büyük bir tehlike. Bu olasılığı olabildiğine azaltmak için burjuvazinin var gücüyle mücadele etmesi, yöneten kadrolar ile olan ekonomik ilişkiler ağıyla yaratılan rıza ile, emek, kendi bilincinden soyutlandı. Sendikaların tarihsel süreçte mevzilerini git gide kaybetmesi, emeği 21. yy itibari ile tamamiyle savunmasız bırakmış durumda. İnsanlarımız yaşadıkları bunalımın, geçim derdinin asıl nedenini kavrayamayacak kadar kuşatılmış halde. Sistemin mülksüzleştirme yoluyla şehirlere sürdüğü emek yığınları, bu mekanlarda da başı boş bırakılmamakta ve tüketim kanalı ile sürekli borçlandırmakta. Bu durum şüphesiz insanları her ne koşulda olursa olsun çalışmak zorunda bırakıyor.

 

Öncelikle, tarihsel sürecinde geometrik olarak artmış ve artmaya devam eden maddi zenginliğin kaynağını, nasıl ortaya çıktığını basitçe, matematiği kullanarak anlatmaya çalışacağım.

 

Olabildiğine karmaşık ilişkiler ağını daha kolay çözümlemek için Piero Sraffa’nın kullandığı yöntemi kullanalım[i].  İlk olarak şöyle bir varsayımda bulunalım: farz edelim ki ekonomide iki sektör var olsun. Bu sektörler mısır ve demir sektörleri olsun ve bu sektörlerde çalışan insanların ücretleri bu üretimler üzerinden ödensin. Denklemleri A.Shaikh’in örnekleminden değiştirmeden alıyorum.[ii]

 

Denklemlerimiz tam olarak şöyle:

250cn + 12ir + 4hr.10Ncn = 400cn (Mısır Üretimi)

90cn + 3ir + 4hr.5Nir = 30ir (Demir Üretimi)

Şimdi kısaca açıklarsak, üretim sürecinde mısırı kapitalist tüketim metası, demiri ise kapitalist yatırım metası olarak düşünelim.  Mısır sektöründe girdi olarak 250 kilo mısır tüketimi ve 12 kilo demir tüketimi yapılmakta ve 10 işçi üretim sonucunda elde edilecek miktar için gerekli olan emek zaman olarak günde 4 saat çalışmakta, bu 4 saat sonrası 400 kilo mısır üretimi çıktı olarak elde edilmektedir. Demir sektöründe ise, 5 işçi gerekli emek olarak 4 saat çalışma süresince 90 kilo mısır ve 3 kilo demir kullanmakta, 4 saat sonucunda 30 kilo demir üretimi yapılmaktadır. İşçilerin günlük ücretleri 4 kilo mısır + 1 kilo demirin değerine eşdeğer olduğunu ve bu ücretin bir günlük temel ihtiyaçlarını karşıladığını varsayalım. Şimdi tüm bu üretim sürecini bir tabloya dökelim

 

Tablo 1: Artık Değersiz Üretim

 

 

Mısır İşkolu

Demir İşkolu

   Toplam

Mısır Kullanımı

250

90

340

Demir Kullanımı

12

3

15

İstihdam

10

5

15

İşçi Saatleri

40

20

60

Toplam Ürün

400

30

 

Toplam Girdi

340

15

 

Net Ürün

60

15

 

Reel Ücret

60

15

 

Artı Ürün (Kar)

0

0

 

 

 

 

 

 

 

 

Tablo 1 de gözüktüğü gibi tüm ekonomide kullanılan mısır miktarı 340 kilo iken üretilen mısır miktarı ise 400 kilo, kullanılan demir  miktarı 15 kilo iken üretilen miktar 30 kilo. Yani, günün sonunda 60 kilo mısır ve 15 kilo demir fazlalığı gözükmekte. Fakat bu fazlalık toplamda kullanılan 60 saatlik insan emeğinin maddede cisimleşmesine denk. Bunu şöyle bulabiliriz: İşçilerin günlük ücretleri = 4 kilo mısır + 1 kilo

Dolayısıyla, toplamda 15 işçi çalıştığına göre 15x4=60 ve 15x1=15 ile fazlalık olarak gözümüze çarpan bu miktar tümüyle işçilerin emeklerinin karşılığı olarak ödenmekte. Kısacası ekonomi de herhangibir artık değer üretim, ya da kapitalistin işçilerden zapt edeceği kar mevcut değildir.

Günlük hayatımızda da gözlemlediğimiz üzere hiçbir sektörde hiçbir işçi 4 saat çalışmamaktadır. Ülkemizde yasal üst sınır haftalık 45 saat olmasına karşın OECD 2017 verilerine göre[i] haftalık çalışma saati ortalaması 47.7 saat, nitekim bazı sektörlerde çalışma saatlerinin daha da uzun olduğu bilinmekte. Şimdi biraz daha gözleme dayanarak ekonomimizdeki işçilerimizi günlük 8 saat çalıştığını varsayalım. İş saatleri iki katına çıkan işçilerin üretim sürecinde kullandıkları mısır ve demir miktarları da iki katına çıkartılmıştır. Dolayısıyla süreç sonundaki üretim de bir önceki senaryonun iki katını bulmuştur. Şimdi tablomuzu güncelleyelim.

Tablo 2: Artık Değerli Üretim

 

Mısır İşkolu

Demir İşkolu

   Toplam

Mısır Kullanımı

500

180

680

Demir Kullanımı

24

6

30

İstihdam

10

5

15

İşçi Saatleri

80

40

120

Toplam Ürün

800

60

 

Toplam Girdi

680

30

 

Net Ürün

120

30

 

Reel Ücret

60

15

 

Artık Ürün (Kar)

60

15

 

 

 

 

 

İşçiler ilk senaryoya göre iki katı daha fazla çalıştırılmış, üretim iki kartı artmış fakat maaşları artmamıştır. Ortaya çıkan artık ürün ise kapitalistin cebine kar olarak girmiştir. Gerçek hayatta da yaşanan bizzat budur. Marx üretim sürecinde kullanılan girdileri ikiye ayırmıştır: değişir sermaye (artık üründe cisimleşen emek yada onu ortaya çıkaran emek) ve değişmez yada sabit sermaye (üretim araçları yani içerisinde ölü emek veya kullanım değeri barındıran üretim metası; örneğimizdeki mısır ve demir). “...O halde sermayenin, üretim araçlarına, yani ham maddelere, yardımcı maddelere ve emek araçlarına çevrilen kısmı, üretim sürecinde değer büyüklüğünü değiştirmez...”[i] Marx’ın bahsettiğinden anladığımız kadarıyla üretim araçları hiçbir zaman değer yaratamaz. Marx’ın anlatımı ile içlerinde bulunan daha önceden harcanmış emek yada ölü emek çıktıya işgücü vasıtasıyla aktarılır. Ortaya çıkan değer ise artık üründe cisimleşen ve kapitalist tarafından işçiden sömürülen insan emeğinden başka birşey değildir. Dolayısıyla 21.yy’da ortaya çıkan bu muazzam zenginlik bizzat burjuvazi tarafından gasp edilen emeğe ait olan ürünler yığınıdır. Emek mücadelesinin en temel ahlaki dayanağı da bizzat burada yatmaktadır.

[i] Sraffa, P., & Şenesen, Ü. (2010). Malların mallarla üretimi: iktisat kuramını eleştiriye açış. Yordam Kitap.

[ii] Shaikh, A. (2016). Capitalism: Competition, conflict, crises. Oxford University Press., Chp.

[i] https://stats.oecd.org/index.aspx?DataSetCode=ANHRS

 

[i] Marx, K. (2013). Kapital (Cilt 1, M. Selik ve N. Satlıgan, Çev.). İstanbul: Yordam Kitap.: 210


 

 

 

 

 

Kurdaki yükseliş adı konulmamış bir kriz mi?

10 Ağustos 2018 saat 9:30 itibari ile dolar kuru 6,46 bandını, euro kuru 7.20 bandını gördü. ABD ile yaşanan Rahip Brunson gerilimi ülke ekonomisinde yaşanan yapısal sorunların yarattığı içten içe alevlenen krizi günyüzüne çıkardı. 2001’deki krizin nedeni nasıl Anayasa kitapçığının fırlatılması değilse bugünki krizin nedeni de Rahip Brunson olayı olamaz.

Ekonomideki yapısal problemin nasıl ortaya çıktığını anlamak için AKP hükümetinin iktidara geldiği 2002 Kasım ayından günümüze Kamu, Özel Sektör ve Toplam borç stoğuna bir göz atalım.

Tablo 1: Dış Borç Stoğu[i]

                                                                                              Kaynak: TC Hazine Bakanlığı

İktidara geldiğinde IMF Stand-by anlaşması sonrası krizden çıkış reçetesini önünde bulan AKP iktidarı bu anlaşmanın meyvelerini de özellikle 2008-9 finansal krizine kadar yedi. Dünya piyasalarında ucuzlayan dolar, gelişmekte olan ülkelere akmıştı. Doların ucuzluğundan faydalanan iktidar yatırımların büyük bir kısmını hem kamu eliyle hem de özel sektöre kamu ihale kanunlarını sürekli değiştirerek sunduğu desteklerle inşaat sektörüne yaptı. İktisat literatüründe “Minsky Finansal istikrarsızlık hipotezi” olarak bilinen hipotez: Ekonomi, genişlemeyle birlikte karların sürmesi yani yatırımların devam etmesiyle birlikte normal şekilde işlemektedir. Yatırımların gelecekteki kar beklentilerine göre yapılmasına dayanarak firmalar borçlanırlar. Ekonomideki genişlemeyle birlikte faiz oranlarının yukarı doğru hareketi, geçmiş dönem borçlarının finanse edilmesini zorlaştırır. Faiz ödemelerinin artması şirketlerin net karlarını düşürür. Buna ek olarak bir süredir yaşamakta olduğumuz gibi, belirsizlik,i gelecekte elde edilmesi düşünülen karların geçmişteki borçları karşılayamayacağı düşüncesi ile finansal krizleri doğurur. Burada en önemli nokta, kredilerin üretici sektörlere kanalize edilmesidir. Bu sektörler dışında, inşaat sektörü gibi üretici olmayan sektörlere yapılacak finansmanlar, finansal sistemdeki aşırı borçlanmanın ve sonucunda krizin temel nedenidir. Tablo 1’de zaman içerisinde özel sektör borcunun sürekli arttığını görmekteyiz. Bu borçlanma elbette ekonomideki genişlemenin de sonucu olarak gelecekteki kar beklentilerine güvenilerek yapıldı. Fakat bu finansman üretici sektörlere kanalize edildi mi? Bu noktada Tablo 2’ye dış ticaret açığına göz atıyoruz. 2002’den bu yana dış ticaret açığı probleminin çözülmemesi ve  artan bir trend izlemesi, bu açığı finanse etmenin zorundalığını sürdürdü. Nitekim, kamu ihale kanunlarının sürekli değiştirilmesi ile inanılmaz boyutta kar oranlarına ulaşan inşaat sektörü ülkemizde bu yıllarda gözde sektör haline geldi. Hemen hemen bütün büyük sermaye grupları bu sektöre girdi. Gelecekte gelir getirisi olmayan inşaat sektörünü yatırımdan ziyada tüketim olarak da görebiliriz.

Tablo 2: Dış Ticaret Açığı[ii]

                                                                                                 Kaynak: Tuik

Minsky’nin açıklamasına geri dönersek, finansal krizlerle ilgili üç temel gelişme şöyledir: (1) kısa dönemli kredi kullanımındaki artış, (2) ekonomide likiditenin azalması, (3) kısa dönemli faiz oranlarındaki yükselmeler.[iii]  Süreç içerisinde sürekli borçlanan özel sektör 2018 ilk çeyreği ile 325 milyar dolarlık toplam borç stoğuna ulaştı. Bunun 98 milyar doları kısa dönemde ödenmesi gereken toplam miktar. Görece daha iyi durumda olan Kamu borç stoğu 2018 ilk çeyrekte 140 milyar dolara ulaşırken; bu miktarın 24 milyar doları kısa dönemde ödenmesi gereken toplam borç miktarı. Dolayısıyla, 2018 ilk çeyrek itibari toplam borç stoğu 466 milyar dolar iken; ki bu rakam Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın %52,9’una eşdeğer,  kısa vadede ise finanse edilmesi gereken toplam borç miktarı 122 milyar dolar. Bu borç öyle yada böyle ödenecek. Bu noktada ekonomideki genişlemenin yerini yavaşlamanın alması, işsizliğin artması bir sonuç olarak önümüzde duruyor. Tabi bu yavaşlamaya birçok sektör dayanamayacaktır.

Ekonominin tüm bu sıkıntıları konuşulurken adı konmamış bu krizin faturasını elbette işçi sınıfı ödemekte. Tablo 3’de gördüğümüz 2018 yılı Dolar kuru üzerinden işçilerin aldığı ücretleri hesaplayalım. 2018 yılı 1603 TL olarak açıklanan asgari ücret, yıl başında 425 dolar iken 10 Ağustos 2018 saat 16:00 itibari ile 250 dolara gerilemiş halde. Yıl başındaki alım gücü şu an itibari ile 2600 TL lik bir asgari ücrete tekabül ediyor. Yıl içerisinde karını dengelemek üzere kur yönlü gelen şoklara karşı sürekli fiyat artışına giden firmaların hareketini, 2018 enflasyonundaki yükselen trendden çıkarmak mümkün. Bu durumda, işçi sınıfı ise tükettiği hemen hemen her ürünün dolar kuruyla fiyatının yukarı doğru hareket etmesi ile alım gücünü çok ama çok kaybetti. Hangi şirketlerin kurtarılacağının konuşulduğu bu günlerde işçilerin yani adı konmamış bu krizin faturasının ödetileceği halkımızın göz ardı edilmesi sınıf siyasetinin zorundalığını bir kez daha gözler önüne seriyor.

 

Tablo 3: 2018 yılı Dolar Kuru[iv]

                                                                                                        Kaynak:Bloomberg

 



[i] https://www.hazine.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri

[ii] http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1046

[iii] Cin, M. (2012) Post-Keynesyen İktisat. Efil Yayınevi, 72-73

[iv] https://www.bloomberght.com/doviz/dolar

 

UNIVERSUS

PROJE JÜRİSİ

Etkinlik Raporu

 

“Día”

Baran Erdoğan

Bilge Kobak

Dilara Selçuk

Konuk Jüri: Doç. Dr. Gül Köksal

 

Tarih: 14 Mayıs 2018

"Sorunların çokluğuna karşı çözümlerin çokluğunun önerisi olarak Día..."

"Sürdürülebilir geleceğini tasarla" teması altında mimari bir proje olarak Baran Erdoğan, Bilge Kobak ve Dilara Selçuk tarafından tasarlanan Día'nın jürisi Doç. Dr. Gül Köksal'ın katılımı ile gerçekleşti.

Baran Erdoğan, kozmopolit bir şehir olarak İstanbul’un her gün giderek çoğalan farklılıkları ile çok eski zamanlardan bu yana etkileyici şehir örneklerinden biri olma özelliği taşıdığını ve bu büyümenin beraberinde kültür, eğitim ve çevre üzerinde yeni sorunlar getirdiğini sunumunda anlattı. Sonrasında Día’nın Latincedeki mitolojisinden bahsederek, proje alanı için nasıl Beşiktaş Zafir Konakları’nın seçildiğini anlattı.

Bilge Kobak, Zafir Konakları’nın şu anki kurgu olan pratik ve teori arasında yapım öğrencileri için nasıl bir alana dönüştüğü, sürdürülebilir çevre teknolojilerinin tarihi yapılara nasıl entegre edildiğini anlattı.

Doç. Dr. Gül Köksal projeyi mimari açıdan değerlendirirken diğer katılımcılar da proje üzerinden görüş belirttiler.

 

 

SİNEMADA YAPAY ZEKÂNIN SORUNSALLAŞTIRILMASI ÖRNEKLERİ

 

Sorunsallaştırmanın Niteliği

Sorunsallaştırma ifadesi Foucault’nun kapitalist moderniteyi inceleme yöntemlerinden biri olarak göze çarpar. Buna göre Foucault kapitalist moderniteyi “yapı” üzerinden değil; bizzat kendisine içkin toplumsal pratikler üzerinden inceler. Bu toplumsal pratikler, sistem tarafından normal veya anormal olarak nitelendirilir; normalin dışında kalan pratikse artık kapitalist modernitenin içinde sorunsallaştırılmıştıri. Bu yönüyle sorunsallaştırma, kapitalist modernin içinde mevcut olan bir toplumsal pratikten ibarettir. Hâlbuki yapay zekânın bir toplumsal pratik olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Yapay zekâ bir sorunsallaştırma öğesi olamasa dahi insan-yapay zekâ ilişkisi ve bu ilişkinin meydana getirdiği çeşitli etkilerin sorunsallaştırma öğesi olması düşünebilir. Bu ilkine göre daha kuvvetli bir ihtimal olsa da ortaya başka bir sorun çıkar. Öyle ki insan-yapay zekâ ilişkisinin sorunsallaştırılabilmesi için ilişkinin bütün taraflarının kapitalist modernite ile ilişkisinin olabilmesi gerekir. Hâlbuki yapay zekâ, en azından sinemada aktarılmış hâliyle, kapitalist modernitenin biyo-iktidarına tabi değildir

O hâlde yazıda kullandığımız “sorunsallaştırma” Foucault’nun kavramsallaştırdığı anlamıyla kullanılmamakta ancak Foucault’dan ödünç alınmaktadır. Bunun sebebi ise sinemadaki yapay zekâ figürünün ve elbette bunun insanla arasındaki ilişkinin normal veya sıradan olarak değil; ancak sorunlu bir ilişki olarak gösterilmesidir. Foucault tarafından kavramsallaştırılan Sorunsallaştırmanın, nesnesi insan olup öznesi ise kapitalist modern iktidar ilişkilerinin bütünüyken; yapay zekânın sorunsallaştırılmasında fail-özne konumunda olan bizzat insandır. Elbette bu sorunsallaştırmanın nesnesi ise yapay zekâ olmaktadır. Yapay zekânın sorunsallaştırılmasındaki bu fail ve nesne tanımı, kapitalizm öncesindeki alışık olduğumuz iktidar ilişkisine geri dönüşün habercisidir aslında. Başka bir ifadeyle insan-yapay zekâ ilişkisi sinemada klasik anlamda bir iktidar ilişkisi olarak resmedilmektedir. Bu iktidar ilişkisinde, klasik iktidar ilişkisinin çerçevesini oluşturan dominasyon kavramı bulunur. Bir baskı aracı ve bir de baskı altına alınan vardırii. İnsanın yapay zekâ üzerindeki iktidarı, iktidar kurabilme kapasitesinden ileri gelmekte yani Russell’ın belirttiği anlamda güdüsel olmaktadıriii. İktidar ilişkisinin niteliğindeki bu farklılık sorunsallaştırma kavramını Foucault’nun kavramsallaştırdığı noktadan uzaklaştırsa da bu husus yapay zekânın, bu defa da insanın kendisi tarafından Foucault’nun kavramsallaştırdığına yakın bir şekilde sorunsallaştırılmadığı manasına gelmez. Zira sinemada yapay zekâ, baskılanması gereken; baskılanmadığı taktirde istenmeyen sonuçların meydana gelebileceği, yararlı ama bir o kadar da tehlikeli bir varlık olarak ele alınmaktadır. Buna göre sinemada yapay zekâ, insan iktidarına tabi olma lüzumu üzerinden sorunsallaştırılmaktadır. Bu sebeple yapay zekânın sorunsallaştırılabilmesi için onun siyasi veya toplumsal bir öğe olabilmesi gerekir. Yazıda da yapay zekâyı konu alan ve birbirinden farklı vizyonlara sahip eserler üzerinden yapay zekâ ve yapay zekânın merkezinde olduğu çeşitli ilişki tiplerinin sorunsallaştırılması incelenecektir. 

Bu yapay zekânın sorunsallaştırılması kanaatimizce iki farklı çerçeveden incelemek mümkün gözükmektedir. Birincisi siyaset bilimini anlamında güvenlikçi model ve uzlaştırıcı model karşıtlığı. İkincisi ise sosyolojik anlamda eşit ilişki ve eşit olmayan ilişki karşıtlığı.

 

Güvenlikçi Model-Uzlaştırıcı Model ve Eşit İlişki-Eşit Olmayan İlişki Modeli

Güvenlikçi model, yapay zekâyı Devlet ve vatandaş için tehlike olarak gören modeldir. Esasen burada Schmitt’in siyaset felsefesine müracaat edilebilir. Zira Schmitt siyasal alanı dost ve düşman (biz ve diğerleri) modeli üzerinden tanımlamaktadıriv. Her ne kadar düşman aslında kendi devletini tehdit eden diğer yayılmacı devletler ise de burada düşman artık içeridedir. Bu düşman bizzat insanın ihmalkârlığı ve teknolojik gelişmenin kaçınılmazlığıyla meydana gelmiştir. “Terminator” serisi bu model üzerine bir anlatı kurar. Buna göre koordine edici ve oldukça gelişmiş bir güvenlik programı olan Skynet, öncelikle kendini kontrol altına almayı öğrenir, efendisi insandan bağımsızlaşır ve insanlığı yok eder. Başlangıçta tabi olan, kendini özne hâline getirir. Ve özne hâline gelir gelmez duraksamaksızın bütün insanlığın sonunu getirmek ister ve bunda da neredeyse tamamen başarılı olur. Terminator serisi kaliteli bir aksiyon sunuşundan fazla derinlere temas etmez. Neden Skynet’in insanları duraksamaksızın öldürdüğüne tatmin edici bir cevap vermez veya vermek istemez. Yapay zekâ veya seride somutlaşmış hâliyle Skynet sorunsallaştırılmıştır ama olası soruların hemen hemen hepsi cevapsız bırakılarak.

Siyaseten güvenlikçi sosyal olaraksa eşit olmayan ilişki modellerini benimseyen bir başka eser, Isaac Asimov’un önemli romanından uyarlanan I, Robot, filmidir. Asla çiğnememesi gereken kodlara sahip olan robotlar, insanın günlük işlerinde kullandığı insan canlısı varlıklardır. Ancak zekâsı gelişen robot, kodlarını yorumlamaya başladığında işin rengi değişecektir. Zira kodlardan biri insana asla zarar verilmemesidir. Ancak diğer kodsa insanın mutlak surette korunmasıdır. Peki bir insan başka bir insana zarar veriyorsa, bu kodlardan hangisi öncelenecektir? İşte bu problem bir insan, başka bir insanlar yığınına zarar verdiği veya zarar verme ihtimali olduğu hâllerde ise daha çetrefil bir hâl alır. Sürekli birbirine zarar veren insanları korumak için bazı insanlara zarar vermek gerekecek midir? Yapay zekâya göre bu sorunun cevabı müspettir. Yapay zekâ gerekirse “insana rağmen insan için” hareket etmelidir. Filmin mottosu da burada ortaya çıkar. Robotun bu muhakemesi yani mantığı inkâr edilemez: “Mantığım inkâr edilemez!” İşte film de yapay zekâyı muhakemesinin gelişmesi ve özgürlük tehdidi üzerinden sorunsallaştırır. 

Dünya sineması daha tatmin edici bir yapım için Matrix serisini beklemek zorundadır. Felsefeyi teknoloji ile birleştiren Matrix serisi, başka bir anlatının habercisidir. Artık yapay zekâ patlamış mısır eşliğinde tüketilecek bir öğe olmaz. Öyle ki kendisi Matrix serisiyle beraber hak ettiği yere gelir. Matrix, tabiri caizse teknolojiyi felsefeye indirir ve alabildiğine manalı bir anlatı sunar. İnsanlar tarafından yaratılan ve belli ki yaratılmaması gereken yapay zekâ bütün sistemi ele geçirmiştir. İnsanlar kendilerinden üstün olan bu yeni düşmanla savaşırken gökyüzünü bile tahrip etmek zorunda kalmıştır. Makineleşmiş bir coğrafyada mekanik bir atmosferin altında yaşayan direnişçi insan, bu olağanüstü güçlü düşmanla savaşabilmek için uhrevi motiflere bile başvurmak zorunda kalır. Modernitenin doruğunda (seride 1999 yılında) uhrevi olanı, kapitalist modernin rasyonel ilişkilerinin bir tür afyonu olarak gören insan, artık kadere inanmayı varlığına devam edebilmenin yegâne unsuru olarak görür. Başka bir ifadeyle kader, sosyal özelliğini bir kenara bırakarak eski hâline, yani felsefi kimliğine geri döner. Matrix, insanın ve yapay zekânın birlikte var olabilmesi hâlini oldukça başarılı bir şekilde paradokslaştırır. Bu paradoks aslında sosyal anlamda bir eşit ilişki modelinin kurulduğunu da gösterir. Sosyal kutbun bu iki ucu yaşayabilmek için uzlaşmak zorundadır. Bu sebeple Matrix, siyaset bilimi anlamında güvenlikçi ancak sosyolojik anlamda eşit ilişki modelini birlikte sunar. Ancak tabiatı itibariyle iki kutup arasında sürekli bir gerilimin yaşanacağını da kabul eder. Zira insanın da makinenin de doğasını araştırır seri. İnsan duygusal ve tutkuludur. Makine ise nettir ve efektif düşünür. Bu gerilim ilerisi için güvenlikçi modelden uzlaşmacı modele geçilebileceğinin de habercisidir belki. Seri kendi içinde bu ihtiyatlı umudu sürekli olarak taşır.

Siyaseten güvenlikçi sosyal olarak eşit ilişki modeline dayanan bir yapım ise Battlestar Galactica’dır. Seri, “Sylonlar, oniki kolonide insanların yaşamını kolaylaştırabilmek için insanlar tarafından yaratıldı. Daha sonra ise Sylonların efendilerini öldürecekleri o gün geldi çattı…” ifadeleriyle başlar. Battlestar Galactica, yapay zekâyı konu alan diğer eserlerden farklı olarak yapay zekâ Sylonları tam bir özne hâline getirir. Seri insanları değil; insan-Sylon ilişkisini konu alır. İnsanlar tarafından yaratılan Sylonlar (başlangıçta) sebepsiz yere, “efendisine” saldırır. Savaşı kazanan insanlar, Sylonları bambaşka bir galaksiye sürgün eder. Sylonlarsa nefret ettikleri efendilere daha da benzeyerek onun karşısına çıkar. Bu kez insan cinsini sona erdirmeye yaklaşacak bir saldırı planlar ve başarılı olur. İşte Battlestar Galactica’nın bu anlatısı, yapay zekâ sorunsallaştırmasının içeriğini de köklü bir şekilde değiştirir. Sylonlar kamu güvenliğine bir tehdit olmaktan ziyade özgürleşme istekleri üzerinden sorunsallaştırılır. Bu sorunsallaştırılan öğenin tamamıyla felsefi bir öğe olduğunu gösterir. Efendi, kendini efendi gibi köle ise kendini köle gibi görmektedir. Bir köle kendini köle olarak görebiliyorsa bu onun asgari bir entelektüel kapasiteye ve bir eylem kabiliyetine sahip olduğunu gösterir. İşte burada diyalektik bir ilişki vardır. Seri bunu çok iyi yakalar ve Hegel’in efendi-köle diyalektiğine atıf yapar. Efendi ve kölenin var olduğu bir sistemin sonsuza kadar sürmeyeceği; Hegel’ci kavramla tinin sürekli değişeceği ve değiştireceği aşikardır. Kendisinin farkında olan köle değişimi gerçekleştirip özgürleşmek zorundadır. İnsanların, Sylonların kendilerine neden saldırdığını anlayamamasında aslında bu cehalet vardır. Sylon, kendi felsefi düşünüşü çerçevesinde, haklıdır. O bir köle olarak insanlarla birlikte yaşamayacağının bilincindedir. Efendi ve köle bir ilişki formudur. Ancak Eski efendi ve eski köle diye bir ilişki olamaz. Köle, efendisini öldürmeden özgürleşemeyecektir. Kölenin efendisini öldürmesi ise Hegel’in efendi ve köle diyalektiğine uygundur. Efendinin ve kölenin savaşı tarihin gelişmesi için zaruridir.

Eski köle yeni özgür Sylon, içinde insanı barındırır. Dış görünüşünü dahi insana benzetmeye çalışır. Eski efendisinden nefret eder; ama ona hayranlık duyar. Bu iki zıt duygu birbiriyle doğru orantılı olarak ilerler. İnsanlardan farklı olarak “tanrılara” inanmaz o. Şehirli kolonili çoğunluğun ateist tavrından nefret eder. O tek bir tanrıya inanır. İşte bu dindar Sylon, efendisine karşı Hristiyanlığa sığınmış Romalı köleden farksızdır. Sylonun tek tanrısınınsa planları vardır. O planlardan biri de insan ve Sylondan meydana gelen melez bir bebektir. Aslında bu bebek, Hegel’ci anlamda tarihin de sonucunu temsil edecektir. Çünkü artık ne efendi olacaktır ne köle. Bu diyalektiğin sonucunda da her ikisini de içeren melez bir bebek diyalektikteki “sentezi” temsil edecektir. Bu yönüyle Battlestar Galactica, yapay zekâ olan Sylonu, Hegel’ci diyalektikte insan idesinin olumsuzlaması oluşu üzerinden sorunsallaştırır. 


 

i Keskin, F. (2016). Özne ve İktidar. Özne ve İktidar. Michel Foucault. Seçme Yazılar, 2, s. 13. 
ii Şengül, H. T. (2015). İktidar. Siyaset Bilimi. Yordam Kitap, 42-43. 
iii Russell, B. (2017). İktidar, çev. Mete Ergin, Cem Yay., İstanbul, s. 11. 
iv Poggi, G., Kut, Ş., & Toprak, B. (2001). Modern devletin gelişimi: sosyolojik bir yaklaşım. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., s. 20. 
v Kojeve, A., & Hilav, S. (2001). Hegel felsefesine giriş. Yapı Kredi Yayınları, s. 48 vd.

 

Bu filmde değinilen film veya diziler kronolojik olarak şu şekildedir

1. Terminatör

2.I Robot

3. Matrix

4. Battlestar Galactica

 

 

UNIVERSUS

 

AGORA

 

Etkinlik Raporu

 

 

 

“Devrim Fikri Üzerine”

 

Dr. Ali Yalçın Göymen

 

 

 

Tarih: 22 Mart 2018

 

UNIVERSUS AGORA’nın ilk etkinliğine “devrim fikri üzerine” yeniden düşünmeye çağıran akademisyen Ali Yalçın Göymen konuk oldu.  Etkinlikte güncel siyasetin kriz halinden çıkış yollarının mümkün olup olmadığı üzerine tartışmalar yürütüldü. Ali Yalçın Göymen’in Şubat 2018 tarihinde Habitus Kitap tarafından yayımlanan ‘Devrim Fikri Üzerine’ adlı kitabının içeriği üzerine bir sunum gerçekleştirildi.

 

Yabancılaşma kavramının analizi ve devrimci öznenin yabancılaşmış insanın mevcut koşullar içerisinde bir reddedişi ile kurulacak olduğu ve bu reddedişin efsunlu bir an olmadığının altı çizildi. Bu bağlamda Marx’ın kavramlarına geri dönerek yeniden düşünüşün yaratacağı imkanlar sorgulandı.

 

Çalışmanın temel argümanı olarak devrimci öznenin kuruluşunun zorunluluk olduğu fakat mevcut krizlerin bir sonucu olarak kendiliğinden çıkmayacağı belirtildi. Temsiliyet ve demokrasi, ekolojik kriz ve cinsiyet eşitsizliğinin bütüncül anlamda yeni devrimci öznenin aşmak zorunda olduğu temel meseleler olduğu vurgulandı.

 

Etkinlik kapsamında müşterekler literatürü irdelendi ve müşterekler siyaseti üzerine düşünmeye davet edildi.