Genel Olarak

Marksist hukuk teorisi birçok yönüyle güncel tartışmaların konusunu teşkil etmektedir. Bu tartışmalar iki husus üzerine yoğunlaşır. Birincisi gerçekten bir marksist hukuk teorisinden bahsedilip bahsedilemeyeceği ikinci ise tarihsel maddeci fikrin hukuku analiz etmekte kapsam ve yöntem itibariyle başarılı olup olmadığı sorunudur. Kanaatimizce birinci sorun, diğerine göre daha fazla bilimsel bir nitelik göstermektedir. Zira marksist hukuk teorisinin (liberal) hukuku analiz etmekte başarısı çoğu zaman spekülatif olabilmektedir. Hâlbuki marksist hukuk teorisinin var olup olmadığı meselesi kendi içinde başka temel sorunları da barındırır. Buna göre marksist bir hukuk varsa bu neyi çözümler ve neyi inşa eder? Böyle bir hukuk teorisi varsa bu hangi hukuk ekolünün içinde değerlendirilebilir? Ya da hiçbir hukuk ekolünde değerlendirilemeyecek kadar özgün bir yapıya mı sahiptir? Kısa sayılabilecek çalışmamız daha ziyade bu sorunlarla meşgul olmayı amaçlamaktadır. Marksist hukuk teorisine yöneltilen eleştirilerin değerlendirilmesi ise bu çalışmanın kapsamını aşar 1 . Marksizmin kurucuları sistematik bir devlet ve hukuk teorisi oluşturmamışlardır. Marx ve Engels’in hukukla ilgili belirgin bir çalışması olduğundan da bahsedilemez. Ancak bu, onların hukuk konusu hakkında hiçbir şey söylemedikleri anlamına da gelmez. Marx ve Engels, tarihsel maddeciliğin hukuku nasıl konumlandırdığı konusunda önemli ipuçları verir. İşte bu ipuçlarının sistematik bir anlatıya dönüştürülmesi de Sovyet marksist ve hukukçu Evgeny B. Pasukanis tarafından yapılacaktır. Pasukanis,“Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm” isimli özgün eserinde marksist hukuk teorisinin dayanağını oluşturan çıkarımları sistematik şekilde açıklar. Çalışmamız marksist hukuk teorisinin unsurlarını Pasukanis’in eseri üzerinden değerlendirecektir. Ancak bu değerlendirmeden önce Marx ve Engels’in hukuk üzerine olan düşünceleriyle Pasukanis’in yapmış olduğu sistematikleştirme arasındaki açık bağlantı açıklanacak; daha sonra Pasukanis’in marksist hukuk teorisi değerlendirilecek ve bu açıklamalardan sonra marksist hukuk teorisinin hukuk bilimindeki yeri tespit edilecektir.

 

Marx ve Engels’in Tarihsel Maddeci Hukuk Yaklaşımları ve Ekonomik Belirlenim

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da şu ifadelerde bulunmuştur: “Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısı, belirli bir toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden  bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine onların bilincini belirleyen şey toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşer.2

Tırnak içindeki ifadelerde birbiriyle doğrudan bağlantılı iki çıkarımdan bahsetmek gerekecektir. Birincisi hukuk ve siyasal kurumlar birer üst yapı kurumudur. Mülkiyet, bir üstyapı kurumu olan hukukun kapitalist üretim ilişkileri tarafından somut belirlenimidir. Başka bir ifadeyle Marx, hukuktan bahsederken sonraki cümleden hukuku “mülkiyet” olarak somutlaştırmaktadır. Bu esasen hukukun üretim ilişkilerinin bir ifadesi olduğunu göstermektedir. “İfade” kelimesi bizim de katıldığımız üzere Karahanoğulları tarafından bilinçli olarak seçilmiştir. Zira hukuk, üretim ilişkilerinin bir “yansıması” olmaktan ziyade bir “ifade” olabilir. Hukukun bir “yansıma” olduğunu iddia etmek kaba ekonomik belirlenimi de kabul etmek anlamına gelecektir3. Hâlbuki bunun Marx/Engels için tam anlamıyla geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Marx, benzer bir görüşe Felsefenin Sefaleti eserinde varmaktadır. Ancak burada vardığı sonuç bizim de değerlendirmemizi detaylandırmamıza olanak sağlar niteliktedir. Buna göre: “Tarihin her aşamasında mülkiyet farklı sosyal ilişkilerde ve farklı şekillerde gelişmiştir. Burjuva mülkiyetini tanımlamak aslında burjuva üretim ilişkilerinden kaynaklanan sosyal ilişkileri gözler önüne sermekten başka bir şey anlamına gelmez. Mülkiyeti bağımsız bir ilişki, kendine has bir kategori, soyut ve sınırsız bir fikir olarak tanımlamak esasen bir içtihat ve metafizik yanılsamasından ibarettir.4

Bu iki alıntı bize birbiriyle bağlantılı ve sistematik bir çıkarım yapma olanağı vermektedir:

 

i.  Hukuk, üretim ilişkilerinin bir ifadesidir(belirlenimidir).

ii.  Mülkiyet, soyut olan hukukun Marx’ın bakış açısına göre somutlamış biçimidir. Marksist teori esasen özel mülkiyetle ilgilenecektir.

iii.   Hukukun (mülkiyetin) biricikliğinden bahsetmek mümkün değildir. Hukuk (mülkiyet), bir belirlenimdir.

iv.   Hukukun biricikliğini iddia etmek aslında hukukun kendinde şeyliğini iddia etmektir. Başka bir ifadeyle bu sosyal bir olgu olan hukuku metafiziğin konusu hâline getirir.

Bu çıkarımlarının birbiriyle bağlantıları yukarıda gösterdiğimiz şekildedir. Ancak asıl amacımız Marx’ın dördüncü ve son çıkarıma nasıl geldiğini göstermekti. Zira neredeyse bütün marksist hukuk teorisi bu son çıkarıma dayanmaktadır. Burada açık bir liberal hukuk (burjuva hukuku) eleştirisi söz konusudur. Pasukanis’in sistematik hukuk teorisindeki çıkış noktası ise burası olacaktır. Pasukanis, Marx’ın bu mirası üzerinden marksist hukuk teorisini, liberal hukukun (burjuva hukukunun) eleştirisi üzerine kuracaktır.

Marksist hukuk teorisini açıklayama yardımcısı olması için son olarak seçtiğimiz metin Engels’in “Hukukçular Sosyalizmi” makalesidir. Engels’e göre: “Dinsel sancak İngiltere’de son kez olarak 17.yy’da dalgalandı ve ancak elli yıl sonra burjuvazinin klasik yeni kavramı hukuksal dünya anlayışı Fransa’da açıkça sahneye çıktı. Bu anlayış, tanrıbilimci anlayışın dünyasallaştırılmasıydı. Dogmanın, tanrısal hukukun yerini insan hukuku, kilisenin yerini devlet alıyordu. Kilise onlara onayım veriyor diye, eskiden kilise ve dogma tarafından yaratılmış gibi kabul edilen ekonomik ve toplumsal ilişkiler, şimdi hukuk üzerine kurulmuş ve devlet tarafından yaratılmış kabul ediliyordu….Bu hukuksal normlarının kaynağının ekonomik olgular olmadığı, onların devlet tarafından resmi olarak ortaya konulduğu sanılıyordu.5

Engels’in bu ifadeleri marksist hukuk teorisinin aslında üst yapı kurumu olan hukuku hangi zaman sınırları içerisinde değerlendireceğini göstermektedir. Modern hukuk öncesi diğer sistemler –ki bunların yukarıdaki metne göre hukuk olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı da şüphelidir- marksist hukuk teorisinin kapsamı içine girmeyecektir. Öyle ki modern kapitalist üretim ilişkilerine benzerliği sebebiyle Pasukanis zaman zaman Roma İmparatorluğu dönemindeki hukuka atıf yapsa da bu fikrini vurgulama çabasından başka bir anlam taşımamaktadır.

 

Pasukanis’in Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm Eserindeki Kavramsallaştırmalar

Yukarıda gösterdiğimiz çerçeveden hareketle marksist hukuk teorisi ve Pasukanis için hukuk kavramının aslında liberal hukuka atfen kullanıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira birazdan değineceğimiz üzere Pasukanis için komünist ekonomik modelde “hukuktan” bahsetmek söz konusu olamayacaktır. Başka bir ifadeyle bir proleter hukuktan bahsedilemez. Kapitalist üretim ilişkisinden sonraki dönemde artık devlete ve hukuka gerek kalmayacak; hukuk sönümlenecektir6. Dolayısıyla marksist hukuk teorisinde “proleter hukuk” diye bir kavram kabul görmeyeceğinden “hukuk” kavramından anlaşılması gereken bir liberal demokrasi (burjuva demokrasi) kurumudur. Şu ifadeleri Pasukanis’in çıkış noktasını göstermektedir: “Burjuva hukuk biliminin bilimsel sosyalizm açısından eleştirisi, Marx’ın bize kazandırdığı, burjuva siyasal iktisadının eleştirisini örnek almalıdır. Bu amaçla söz konusu eleştiri, her şeyden önce düşmanın sahasına yönelmeli, yani, burjuva hukukçuları tarafından, dönemlerinin ve sınıflarının ihtiyaçlarından yola çıkarak geliştirilen genelleme ve soyutlamaları bir kenara bırakmamalı, bu soyut kategorileri çözümleyerek gerçek anlamlarını sergilemeli ve hukuksal biçimin tarihsel koşullanmalarını ortaya koymalıdır.7

 

Hukuki Pozitivizm Eleştirisi ve Doğal Hak Eleştirisi

Pasukanis öncelikle hukuki pozitivizmin önde gelen temsilcisi Kelsen’i eleştirerek teorisini inşaya başlar. Yazar, Kelsen’i iki husus üzerinden eleştirir. Kelsen’in meşhur piramidinin hukuk ötesi bir yere dayanmaktadır. Bu hukukun metafizik bir şekilde formüle edilmesine sebep olmaktadır. İkinci eleştiri ise Kelsen’in hukuku toplumsal ve siyasi vakıalardan bağımsız olarak değerlendirmesine yöneliktir. Pasukanis’in ifadesiyle: “ Her türlü var oluşsal ve olgusal tortulardan, ruhbilimsel ve toplumbilimse “artıklardan” kurtulan saf, bilimsel, olması gereken kategorisinin ussal bir doğal belirlenimi yoktur ve kesinlikle olamaz.8

“Bu kuram, gerçekliği incelemeyi amaçlamadığı için hukuku ve hukuksal biçimi tarihsel biçimler olarak ele almaya girişmez. İşte bu nedenle kabaca söyleyecek olursak, bu kuramda işe yarar pek bir şey bulunmamaktadır.9

Pasukanis’in bu alıntılarda değindiği husus marksistler tarafından “hukuk fetişizmi” olarak kavramsallaştırılmıştır. Hukuk fetişizmi kavramı, Marx’ın meta fetişizmi kavramından esinlenerek oluşturulmuştur. Buna göre liberal demokrasi hukuku toplumsal bağlamından koparak soyutlar. Bu şekilde bir “hukukun üstünlüğü” kurumu meydana gelir 10 . Hukukun üstünlüğü kavramı bir hukuksal gerçeklik değil; aksine ideolojik bir gerçekliktir. Soyut, metafiziksel bir kavramdır. Hatta bir yanıltmaca, “mistifikasyondur”11.

 

Hukukun Kaynağı: Meta Mübadelesi

Pasukanis, eserinde çoğunlukla özel hukuku inceler. Yazara göre liberal hukukun kavramları ve daha dar anlamıyla özel hukuk aslında meta mübadelesinin bir sonucudur: “Emek ürünlerinde şeyleşen ve temel bir yasallık biçimi kazanan üretim sürecindeki toplumsal ilişkinin, gerçekleşebilmesi, mal sahibi birey ve “iradeleri mallarda yerleşik” özeneler olarak insanlar arasındaki özgül ilişkileri gerektirir. İktisadi malların, emek içermesi bunların içkin özelliğidir. Edinebilir ve devredilebilir olmak şartıyla mübadele edilebilir olması, sadece sahiplerinin iradesine bağlı olan ikinci bir özelliğidir. Emek ürünü, meta özelliğini kazanır ve değer taşıyıcısı hâline gelirken, insan da hak taşıcısı ve hukuksal özne hâline gelir. İradesi belirleyici kabul edilen kişi hukuk öznesidir.12

“Herkes özgür olmalıdır ve hiç kimse diğerinin özgürlüğüne engel olmamalıdır. Herkes bedenine, iradesinin serbest bir aracı olarak sahiptir. Bu önerme bütün doğal hukuk kuramcılarının çıkış noktasıdır. Bu yalıtma, insanın kendi üzerine kapanması “sonsuz özgürlük kavgasının” kaynağı olan doğal durum düşüncesi, üreticilerin biçimsel olarak birbirlerinden bağımsız olduğu ve sadece yapay hukuksal düzen ile karşılıklı olarak bağlandığı mera üretimine tam olarak denk düşmektedir.13

Özel hukukun en gelişmiş olan alanı sözleşmeler hukukudur ve hukuki işlem kavramı da esasen sözleşmeden ortaya çıkmıştır. Soyut özgürlük kavramı bu yönüyle özel hukukla alakalıdır. Zira bir kimse özne hâline gelmeden hukuki işlem (sözleşme) de yapamaz. Bu durumda da bir meta mübadelesinden bahsedilemez. Bu özel hukuk kişisi burjuva demokrasinin bütün kurumları(polis, yargı, kanun) tarafından korunacaktır14. Pasukanis’in hukuk ve meta mübadelesi arasındaki bağlantıyı kavramsallaştıran şu ifadeleri oldukça dikkat çekicidir: “ Öznel hak biçimi kazanan egemenlik alanı, emek ürününe değer atfedilmesi gibi bireye atfedilen toplumsal bir olgudur. Meta fetişizmi, hukuk fetişizmiyle tamamlanmaktadır.15

 

Siyasal Üst Yapının Sonucu(Belirlenimi) Olarak Hukuk

Poulantzas’ın bir düzeyi oluşturan ilişkilerin basit olmadığı ancak bu düzeyin de belirlenime tabi olduğu görüşünü 16 somutlaştıran içerik esasen Pasukanis tarafından ortaya konulmaktadır. Pasukanis’e göre: “Eğer hukuk kuralının tüm hukuksal ilişkilerin üzerinde olduğunu kabul ediyorsak, herhangi bir hukuksal yapıyı araştırmadan önce, kural koyan bir gücü ya da bir başka ifadeyle siyasi örgütlenmenin varlığını varsaymamız gerekir. Yani hukuksal üstyapı siyasal üstyapının bir sonucudur.17

Kanaatimizce bir üst yapı kurumu olarak hukukun, başka bir üst yapı siyaset tarafından belirlenimi marksist hukuk teorisini en doğru şekilde özetleyecek fikir olsa gerektir. Zira liberal hukukun (burjuva hukukunun) en önemli özelliği toplumsal kurumları değil; özgürlük, adalet, eşitlik gibi siyasi kurumları hukuksallaştırmasıdır18. Bu siyasi kurumların hukuksal ifadesi çıkış noktası hâlindekinden bir yönüyle farklılaşmakta yine de sonuç olarak benzer manaya sahip olmaya devam etmektedir. Bu, aslında liberal hukukun ideolojik bir kavramsallaşmadan ibaret olduğunu göstermektedir. Ancak bunun dışında hayati sayılabilecek başka sonuçlara da sebep olmaktadır. Siyasi kavramların hukuksallaşması yani hukukun aslında ideolojik bir kurum oluşu bünyesindeki kavramların da soyut hatta metafizik karaktere sahip olmasına yol açmaktadır. Marksist hukuk teorisi, liberal hukukun bu oldukça zayıf karakteri üzerinden inşa edilmektedir. Özgürlük, adalet, eşitlik ne demektir? Bu sorunlar hukuki bağlama değil; tarihsel ve siyasi bağlama aittir ve yalnızca onun içerisinde manalı bir cevap bulabilecektir.

 

Sonuç

Burada yapılması gereken ilk tespit bir Marksist hukuk teorisinin var olup olmadığıdır. Hukukun tarihsel maddeci perspektiften belirlendiği ilk ve en sistematik eser yukarıda alıntıladığımız Pasukanis’in eseri olsa gerektir. Dikkat edilirse Pasukanis’in eserinin adı “marksist hukuk teorisi” değil; “hukuk genel teorisi ve marksizm” dir. Ancak bu ilgili eserin bir hukuk teorisi ortaya koymadığı anlamına gelmez. Paskuanis’in eserini bu şekilde isimlendirmesinin sebebi, döneminin koşullarında praksisi vurgulamak ve liberal hukukun kapsamlı bir eleştirisini sunmaktır. Halbuki 2000’li yıllardan geriye bıraktığımızda bu eserin bir Marksist hukuk teorisi yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira eser, Marx ve Engels’in dağınık metinlerdeki hukukla ilgili ifadelerini miras almış ancak bunları genişletmiş ve sistematik bir temele oturtmuştur. Eser, liberal hukukun kavramlarının “metafiziksel(mistik)” niteliğinin eleştirisi ve özel hukukun (hukuki işlem veya sözleşmeler rejimi) kapitalist üretim ilişkisi tarafından belirleniminin anlatısı üzerine inşa edilmiştir. Eserin bu dayanakları bunlarla bağlantılı bir öngörüyle desteklenir: (Liberal) Hukuk, kapitalist üretim ilişkisinin ürünüdür; dolayısıyla komünist modelde hukuk sönümlenecektir. Hukukun kapitalist üretim ilişkisinin ürünü olduğuna ilişkin fikir “hukuk sosyolojisinin”; komünizmin hukukun sönümlenmesini kaçınılmaz kıldığına ilişkin fikirse “hukuk felsefesinin” konusunu oluşturur. Bu yönüyle Marx ve Engels’in hukuka ilişkin fikirlerinin yetersizliği nedeniyle kurucularca oluşturulamamış bir marksist hukuk teorisi, Pasukanis’in sistematik ve başarılı eseri sayesinde inşa edilebilmiştir.

Pasukanis’in eseriyle birlikte sistematikleşen marksist hukuk teorisi, hukuku yasamanın iradesine tabi kılan hukuki pozitivizmi ve hukuka hak temelli yaklaşan doğal hak teorisini neredeyse tamamen dışlar. Bu ekollere getirilen en önemli eleştiri, birincisinin hukuku biricikleştirmesi; ikincisinin ise metafiziksel bir hukuk yorumuna sebep olmasıdır. Bu hataların altında yatan ise iki ekolün de hukuku “sosyal olandan” bağımsız olarak değerlendirimesidir. Bu önemli eleştiri, marksist hukuk teorisini hukukun sosyolojiyle doğrudan bağlantısını kuran “sosyolojik pozitivizm” ekolüne yaklaştırmaktadır. Ancak önemle dikkat çekmeliyiz ki marksist hukuk teorisinin “sosyolojik pozitivizm” ekolünün içinde yer aldığını iddia etmek son derece hatalı olur. Zira sosyolojik pozitivizm ekolü akla gelebilen bütün sosyal vakıalar üzerinden bir hukuk değerlendirmesi yapar; bu yönüyle bir sınırlaması yoktur. Hâlbuki marksist hukuk teorisinin “sosyal olan” vakıası bütün sosyal ilişkiler ve bunların sonuçları değildir. Marksist hukuk teorisi, sosyal olan ilişkin olarak “kapitalist üretim ilişkisini” esas alır. Tarihsel maddeci bir hukuk yorumu zaten bunu gerektirmektedir. Bu marksist hukuk teorisinin özel hukuk ağırlıklı bir inceleme yapmasına sebep olur. Ayrıca marksist hukuk teorisinin konusu bütün üretim ilişkileri de değildir. Kapitalist üretim ilişkileri öncesi düzenlerin marksist hukuk teorisince “hukuk” olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği de tartışmalı bir konudur. Bizim bu konuda kanaatimiz ise marksist hukuk teorisinin, “hukuk” olarak değerlendirdiği ilişkiler bütünün yalnızca kapitalist üretim ilişkisine özgü olduğu yönündedir. Bütün bu öğeler marksist hukuk teorisini, sosyolojik pozitivist ekolden ayırır. İki ekolün yegâne benzerlik gösterdiği husus “sosyal vakıayı” konu alan genel çıkış noktalarının kısmen benzer olmasıdır. O hâlde bir marksist hukuk teorisi vardır ve bu teori diğer ekollerin içinde yer almayan özgün bir hukuk teorisidir.

 


 

1 Bu konuda detaylı bir çalışma için bkz. Collins, H. (2013). Marksizm ve Hukuk. UD Tuna (Çev.), Ankara: Dipnot Yayınları.

2 Marx, K. (1993). Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev: Kenan Somer. Sol Yayınları, Ankara, s, 25.

3 Karahanoğulları, O. (2017). Marksizm ve Hukuk, Diyalektik Hukuk Bilimi. Yordam Kitap, İstanbul, s. 42.

4 Marx, K. (1977). Misère de la Philosophie. Editions Sociales, Paris, s. 160.

5 Marx, K., Engels, F., & Güvenç, K. (2008). Din üzerine. Sol Yayınları, s. 250.

6 Pasukanis, E. B., & Karahanoǧulları, O. (2002). Genel hukuk teorisi ve Marksizm. Birikim, s. 56.

7   Pasukanis, s. 59.

8   Pasukanis, s. 46.

9 Pasukanis, s. 47

10 Collins, s. 9-10.

11 Yelkenci, T. (2018). Marksist Devlet Ve Hukuk Teorisi. Notabene Yayınları, s. 92.

12   Pasukanis, s. 113.

13   Pasukanis, s. 115.

14   Pasukanis, s. 116.

15   Pasukanis, s. 117.

16 Poulantzas, N., & Ünsaldı, Ş.(2014). Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar. Ankara. Epos Yayınları, s. 12.

17 Pasukanis, s. 89.

18 Sever, D. Ç. (2015). İdeolojik bir Kavram olarak Hukuki Eşitlik. Liberal Hakların, Hukukun ve Devletin Sınırları, s. 36.

 

 

 

 

 

0.Giriş

Genç işsizlik, dünya işgücü piyasalarının en önemli sorunlarından biri haline geldi. Son yıllarda hükümetlerin gündemlerinde üst sıralarda yerini alan bu problem, çözülmesine öncelik verilmesi gereken sorunların başında geliyor. ILO’nun tanımına göre Genç İşsizler 16-25 yaş arasında olan, 15 gün içerisinde çalışabilecek, çalışma isteği olan ve iş arayan insanlar için yapılan tanımdır. Genç işsizlik sorununun dünya ülkeleri arasında güncel bir problem olarak kalmaya devam etmesi ve ülkelerin farklı dinamikleri göz önünde bulundurulduğunda sorunun ardında yatan etkenlerin çeşitliliği, ülkeler arası soruna yönelik politika farklılıklarını doğurmakta. Globalleşme ile Batılı ülkelerdeki çevre düzenlemelerinden ve yüksek üretim maliyetlerinden kaçan uluslararası şirketlerin üretimlerini Asya ve gelişmekte olan diğer ülkelere kaydırması, gelişmiş batı ülkeleri için istihdam kaybına neden oldu. Asya ve gelişmekte olan ülkelerde ise bu durum istihdam ve üretim artışı sonucunda toplam gelir artışına neden olurken; özellikle kırsal alanlar ile kentleşen bölgeler arasında istihdam farklılığını ortaya çıkarmış gibi görünüyor. Ülkelerin farklı dinamiklerine rağmen sorunun çözümü genel olarak eğitimde aranmakla birlikte kısa dönemli çözümlerin denendiğini görmekteyiz. Ek olarak, 2008-2009 finansal krizin genç işsizliği tüm dünyada derinden etkilediğini literatürdeki birçok çalışma gösteriyor.

 

1.Literatür Taraması

Scarpetta et al. (2012) genç işsizliğin 2008-2009 finansal ekonomik krizinden çok etkilendiğini ve dünya çapında birçok ülkede genç işsizlik oranlarının arttığını belirtiyorlar. Ek olarak, günümüzde gençlere yatırım yapıp, onların iş hayatına girişlerinde adil şansın tanınmasının birçok ülkede öncelikli politika haline geldiğini vurguluyorlar. Bir diğer çalışmada ise yine finansal krizin birçok Avrupa ülkesindeki genç işsizliği derinden etkilemesini belirtmek ile beraber, gençlere eğitim ve iş fırsatlarının sağlanmasının onların okul eğitiminden iş hayatına geçişlerinde önemli bir etken olabileceği söyleniyor. Buna ek, sendikaların ve işçi deneklerinin gençlerin iş hayatına girişlerinde faydalı rol oynayabileceğini belirtmekte(Dietrich, 2012).   Diğer yandan,  Gontkovicova et al. (2015) ekonomik durgunluk ile genç işsizlik bağlantısına dikkat çekip; genç işsizliği oluşturan kitlelerin genellikle sekiz yıllık eğitim ve altı eğitime sahip olan gençlerden oluştuğunu belirtmişler. Bunlara ek, Choudhry et al. (2012) analizleri sonucunda finansal krizin GSYH’ya olan etkisinin ötesinde bir etkinin genç işsizliği vurduğunu gözlemlemişler ve genç işsizliğin genel işsizliğe oranla krizden çok daha fazla etkilendiği saptamışlar. Bir sene sonra yaptıkları yeni araştırmaya göre ekonomik büyüme, ekonomik özgürlük, işgücü piyasası reformları, part-time iş istihdamı ve işgücü piyasasına yönelik politikaların işgücü piyasasını düzelttiğini, özellikle genç işsizliğe olan azaltıcı etkinin fazla olduğunu bulmuşlardır (Choudhry et al. 2013). Bu çalışmadan 10 yıl önce yapılan ve 1996 yılında Danimarka işgücü piyasasındaki radikal reformunu inceleyen akademik çalışma; Danimarka’da uygulanan genç işsizlik programının kısmen başarı sağladığının bize söylüyor. Bu programın uygulama sürecinde üç temel etki saptandığını söyleyen yazarlar, bu etkileri; direk program etkisi, programın duyurulma etkisi ve yaptırım etkisi olarak sıralıyor (Jensen et al. 2003). Fransa için yapılan bir çalışma ise genç işsizlik ile suç oranları arasındaki ilişkiyi saptamış ve suçlar ile mücadelenin çözümünün genç işsizlik ile mücadele etmekten de geçtiğini söylemekte (Fouere et al. 2006). Literatürdeki bir diğer çalışma, Gorry (2013), asgari ücretin işsizlik üzerindeki etkisini analiz etmiş. Model, Amerika’daki asgari ücretin 2007-2009 yılları arasındaki artışının genç işsizliği %2,8 artırdığını göstermekte. Buna ek olarak, Fransa, askeri ücreti ve prim ödemelerini Amerika işgücü piyasasındaki seviyeye düşürmesi halinde özellikle genç işsizliği olmak üzere genel işsizliğin azalacağını modellemekte.

 

1.1 BRICS ve Türkiye Literatürü

Literatürdeki çalışmalar bizlere genç işsizliğin de farklı sorunlara neden olduğunu, ülkelerin sorunun çözümü için politikalar geliştirdiğini ve geliştirmek zorunda olduklarını gösterirken; özellikle 2008-2009 finansal krizinin de genç işsizliği derinden etkilediğini göstermekte. Bu noktadan itibaren BRICS ülkeleri ve Türkiye üzerine yazılan makalelere yoğunlaşalım. BRICS ülkelerini son yıllarda ekonomileri hızlı büyüyen ve iktisadi kalkınma gösteren Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika oluşturmakta. Konuyla ilgili BRICS literatürüne baktığımızda; Brezilya’da son yıllarda yaşanan ekonomik büyüme, sosyal kalkınma ve yeni iş alanlarının yaratılmasına rağmen işgücü piyasasında hala önemli istihdam probleminin varlığından söz eden akademik bir çalışmaya rastlıyoruz. Yeni iş alanlarının yaratılmasının genç işsizliği çözebilecek etkin bir yol olmadığını, önemli olan noktanın çalışma koşulları olduğunu ve önemli bir iş güvenliği probleminin yaşandığını belirten yazarlar, bu alanda yeni bir hükümet düzenlemesinin genç işsizlik için çözüm olabileceği belirtilmiş(Campos, 2013). Diğer bir çalışma ise Brezilya işgücü piyasasında geçmişin izi etkisi saptamış. Bu etki, gençlik dönemini işsiz ve geçici kayıt dışı işlerde çalışma ile geçirenlerin ileriki yaşlarda da işsizlik sorunu yaşadığını gösteriyor(Cruces et al. 2012). Rusya’da ise Demidova&Signorelli (2012) finansal krizin etkisinden bahsetmekle beraber küresel ticarete açıklığın genç işsizlik üzerinde azaltıcı etki barındırdığını ve bölgesel ekonomik kalkınma değişkeninin ise anlamsız olduğunu ve genç işsizlik üzerinde etkisi olmadığını saptamışlar. Bunlara ek olarak, şehir nüfusu değişkeninin anlamlı olduğunu ve şehirleşme ile genç işsizliğin negatif ilişkiye sahip olduğunu bulmuşlar. Diğer bir çalışmaya,  Blinova et. al(2015)’ne göre Rusya’da genç işsizliğin bölgesel olarak farklılığında artış olduğunu belirtilmiş. Ekonomik kriz yılları genç işsizliğin bölgesel farklılığı[2] azalırken; kriz sonrası ekonomik iyileşmeyle beraber bölgesel farklılık tekrar artmış ve bazı bölgelerde genç işsizliğin ciddi artış gösterdiği saptanmıştır. Hindistan da ise genç işsizliğin durumu üzerine yapılan bir araştırma Hint hükümeti tarafından genç işsizlik üzerine uygulanan birçok politikanın ardında yatan temel düşüncenin, Hindistan’daki genç işsizlerin piyasa gereksinimleri doğrultusunda düşük kabiliyetlere sahip oldukları ve ilerleyen teknoloji ile gençlerin işsizlik problemi yaşadığını belirtmiş. Problemin çözümünün genç işsizlere verilecek iş eğitiminden geçtiğini belirtiliyor (Chaubey, 2000).  Bir diğer çalışmaya göre, yetersiz sosyal güvenlik sistemine ek olarak mesleki eğitim imkânlarının yetersiz olması, genç işsizliğe yol açan nedenler arasında gösterilmektedir (Sinha, 2013). Çalışma koşullarının iyi olduğu işlerin yetersiz olması ve ekonomik imkânlardan ötürü çalışma zorundalığı, gençleri erken yaşlarda kısıtlı eğitim imkânlarını da terk edip; düzenli bir maaş olanağının olmadığı, geçici işlere ve serbest mesleklere yönlendirdiğini bir diğer makalede görüyoruz. Yazarlar ayrıca Hindistan işgücü piyasasındaki bu durumun genç işsizlikte artan bir trende neden olduğu belirtiliyor (Mitra&Verick, 2013). Çin’de ise bölgesel farklılıkların olduğunu gözlemlemekteyiz. Wu(2003) Çin’in batı bölgelerinde yüksek işsizlik oranının olduğunu belirtmiş ve genç işsizliğin temel nedeninin erken yaşta okulu bırakma olarak tanımlamış. Schucher(2014) çalışmasına göre, genç işsizliğin şehirlerde 25-59 yaş arası insanların işsizlik oranına kıyasla iki katını geçtiğini belirtilmiş. Kırsal alanlardaki insanların iş bulabilmek umudu ile kentlere göç ettiğini ve bu insanların işsizlik oranının 2011-2012 yılları arasında sadece bir senede %1,3’lük artış gösterdiğini ve artmaya devam ettiğini söyleyen yazar, Avrupa ve diğer batı ülkelerine kıyasla genç işsizliğin düşük olmasına rağmen gelecekte artan bir trende gireceğini öne sürüyor. Güney Afrika’da ise genç işsizliğin boyutu diğer BRIC ülkelerine göre çok daha devasa bir durumda. Okojee (2003) çalışması, ülkedeki ümidi kırık işsizlerin [3]büyük bir kısmını gençlerin oluşturmakta olduğunu, bölgeler arası fırsat eşitsizliğinin getirdiği eğitim, iş tecrübesi farklılığının bulunduğunu belirtiyor. Yazar ayrıca, gençlere uygulanan maaş yardımının, istidamı artıracağının öne sürülmesinin tek başına pek yeterli olamayacağını, çünkü işsiz gençlerin büyük bir kısmını oluşturan ümidi kırık işsizlerin çoğunun fakir, az eğitimli  olduğuna ve geçmiş iş tecrübelerinin olmadığına dikkat çekmiş. Banerjee et al. (2008) çalışmasına göre ülkede beyazlar(unnative) ve afrikalılar (native) arasında gelir eşitsizliğinin olduğunu anlamaktayız. Ümidi kırık işsizlik oranının beyazlarda %1.7 iken afrikalılarda %13.2 olduğu ve buna ek olarak kayıt dışı istihdamın beyazlarda %3.2 iken afrikalılarda %13 olduğu, verilen bilgiler arasında. Kayıtlı istihdam oranında ise 3 katından fazla bir fark olduğu belirtilmiş.[4] Genç işsizlik ve genel işsizliğe çözüm olarak eğitim programları, maaş desteği, iş arama kolaylıkları ve yapısal eğitim reformu önerilmiş. Lam et al. (2007) çalışması da ülkedeki ırksal eşitsizliği gözler önüne seriyor. Logit regresyon sonuçları istatistiksel olarak anlamlı çıktığı görülmekte. Sonuca göre Afrikalıların (Africans) çalışma olasılığı Melezlere(Coloureds) göre yüzde 34 daha az iken Melezlerin çalışma olasılığını da Beyazlara (Whites) oranla yüzde 15 daha az. Türkiye’de ise genç işsizliğin son derece güncel bir problem olduğu birçok yayında dile getirilmekte. Tasci&Tansel(2005) 2000-2001 hanehalkı işgücü anketlerini temel alarak yaptıkları analize göre genç kadınların erkeklere oranla iş bulma olasılığının düşük olduğunu ve özellikle ülkenin doğu kısmında işsizlik riskinin yüksek olduğunu belirtmiş. Ayrıca üniversite diplomasının genç erkekler için iş bulma imkânına pozitif etki yaparken genç kadınlar için bu etkinin olmadığı da diğer bulgular arasında. Ercan (2007) çalışmasına göre kentsel alanlarda eğitimli genç nüfusun işsizlik problemi yaşadığını görüyoruz. Ayrıca, genç işsiz kitlenin yüzde 40’a yakınının ilk defa iş aradığı belirtiliyor.

 

2. BRICS Ülkeleri ve Türkiye’de Genç İşsizliğin Karşılaştırılması

         BRICS ülkeleri terimi, son yıllarda ekonomisi hızlı büyüyen Brezilya, Rusya, Çin ve Güney Afrika ülkeleri için kullanılan bir kısaltmadır. Türkiye’yi gelişmiş ekonomiler ile karşılaştırmaktan ziyade bu ülkeler ile karşılaştırmanın daha doğru olduğunu düşünmekle beraber; bu ülkelerin birbirlerinden farklı dinamikleri olduğu gerçeğini de belirtmek isterim.

BRICS ülkelerinde, Türkiye ve diğer dünya ülkelerindeki genç işsizlik problemi hakkında literatürden edindiğimiz bilgi ışığında, dünya bankası genç işsizlik verisini yorumlarsak; grafikte ilk olarak, 2016 yılı en günce veri ile %50’nin üzerinde genç işsizlik sorunu yaşayan Güney Afrika göze çarpıyor. Literatürdeki çalışmalar ülkede ciddi bir ırksal eşitsizlik ve bunun doğurduğu fırsat eşitsizliğinin olduğunu gösteriyor. BRIC ülkeleri içerisinde verinin de gösterdiği üzere genç işsizlik problemini Güney Afrika derinden yaşamakta. Ülkenin eğitim sorununu ve bu alandaki eşitsizliği Lam et al.(2009) çalışması da desteklemekte. Çalışma ülkedeki zengin ile fakir kesimin ve bu kesimleri oluşturan gençler arasında ciddi bir eğitim farklılığını ve bunun sonucunda iş bulma imkânı arasındaki uçurumu gösteriyor. Irksal eşitsizlik probleminin çözümünün, ülkenin yüksek genç işsizlik oranını düşürmede en önemli yol olduğunu düşünmekteyim. Grafikte göze çarpan diğer detay ise Çin ve Hindistan’daki genç işsizliğin neredeyse tüm veri itibari ile birlikte hareket etmesi ve diğer ülkelere nazaran düşük olması. Bu noktada şunu belirtmeliyim ki bu iki ülkedeki devasa nüfus bu verinin hesaplamasında problem teşkil etmekte ve literatürde de bu ülkelerdeki işsizliği hesaplanma teknikleri üzerine birçok makale mevcut. İki ülke hakkında bir önceki bölümde sunulan literatüre göre Hindistan da çalışma şartlarının zorluğunu ve sosyal güvenlik sıkıntısının olduğunu görüyoruz. Hindistanlı gençlerin yoksulluktan doğan çalışma zorundalıkları yüzünden kısıtlı okul imkânlarından feragat etmesi ülkede bir eğitim problemi de doğuruyor. Çin’de ise bölgeler arası farklılıklar gözükmekte ve ülkenin batı bölgelerinde kısıtlı iş imkânlarının gençleri şehirlere göç etmeye zorlaması, şehirlerde artan işsizlik problemini güçlü tutmakta. Globalleşmenin etkisiyle küresel sermayenin ucuz işgücüne yönelmesi bu iki ülkede istihdam yarattığı aşikâr iken işsizlik probleminin çözülmediği de bir gerçek. İlerleyen yıllarda işsizliğin özellikle genç işsizliğin bu ülkelerde artması beklenmekte ve literatürdeki çalışmalar da bu beklentiyi doğrular nitelikte. Bu iki ülke için genç işsizlik probleminin çözülmesi devasa nüfusları göz önünde bulundurulduğunda hükümetleri tarafından çok büyük bir enerjinin harcanması gerektiğini göstermekte. Diğer yandan grafikte üç ülkenin (Brezilya, Rusya, ve Türkiye) 1991 itibari ile 2008-2009 finansal krize kadar birbirinden bağımsız hareket ettiğini gözlemlemekteyiz. Kriz itibari 2015 yılına kadar kısmen birbirlerine yakınsama olduğunu görüyoruz. Literatüre döndüğümüzde öncelikle Brezilya’da da çalışma koşullarında sıkıntılar olduğu belirtilmekte. Ülkenin son yıllarda gösterdiği ekonomik büyümenin genç işsizlik sorununa kalıcı çözüm getirmediğini gösteriyor. Ayrıca grafiğe baktığımızda Brezilya’da genç işsizliğin 2014 yılı itibari ile artma eğitimi gösterdiğini görüyoruz. 2016 yılı son verisine göre genç işsizlik oranı, ülkede yüzde 24 gibi yüksek bir orana ulaşmış. Bu noktada, çalışma hayatının düzenlenmesi ve yeni politikaların geliştirilmesinin zorunlu olduğunu düşünmekteyim. Rusya’da ise literatür bölgesel farklılıkların olduğunu bize söylemekte. İşsizlik probleminin kısmen az olduğu bölgelerde, ekonomik kriz yıllarında işsizliğin daha da artması diğer bölgeler ile istihdam farklılığının azaldığını fakat ekonomik kriz sonrası bu farkın tekrar açıldığını söylüyor. Ayrıca bölgesel ekonomik kalkınmanın genç işsizliğe bir çözüm getirmediğini gösteren literatür bize ülkedeki küresel ekonomiye açıklığın bulunduğu şehirlerde genç işsizlik sorununun daha az hissedildiğini söylemekte. Rusya için problemin çözümünün küresel ekonomiye entegrasyonun tamamlanması ve bölgesel ekonomik farklılıkları azaltacak eğitim temelli politikalardan geçtiğini düşünmekteyim.

Türkiye için problemin çözümüne yönelik yorumlara ayrı bir paragraf ile devam etmek istiyorum. Bilindiği üzere Türkiye’nin dinamik nüfusu ya da nüfusunun genç olduğuna yönelik söylemlerin yıllardır sürdüğünü biliyoruz. Ülkede sürekli dile getirilen bu genç nüfusun yaşadığı işsizlik probleminin nedenlerini anlamanın önemli olduğunu düşünmekteyim.  Bir ülkede genç kitlelere yeterli istihdam sağlanmadığında; o ülkenin dinamik bir nüfusa sahip olması hiçbir anlam ifade etmeyeceğini dile getirmek istiyorum. Literatürdeki çalışmalardan biri olan Bayraktar&İncekara (2013), Türkiye için genç işsizliğin nedenlerini; eğitim sorunu, kabiliyet göz önünde bulundurmadan yüksek maaş beklentisi olarak nitelemişler. Hükümetin genç işsizliğe yönelik programlarını incelemişler ve mesleki eğitim kurslarının sorunun çözümü için etkin bir yol olarak göstermelerine rağmen; Hirshleifer et al.(2016) çalışması ise İşkur tarafından düzenlenen mesleki eğitim kurslarının beklentilerin aksine istihdam üzerine bir etkisi olmadığını, istatistiksel olarak ilgili değişkenin anlamlı olmayan sonucu ile bizlere sunmakta. Bu noktada, ben de bu kursların yetersiz olduğunu ve devlet tarafından işsizlik sorununun üzerini örtme girişiminden ibaret olduğunu düşünmekteyim. Grafiğe baktığımızda 2016 yılı itibari ile genç işsizlik oranının %18,8’e ulaştığını gözlemlemekteyiz. Bu rakam grafikteki diğer ülkeler ve bazı Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok radikal olarak karşılanmayabilir. Lakin bu durum ülkemizde genç işsizlik sorununun yaşandığı gerçeğini değiştiremez. Literatürdeki çok önemli çalışmalardan biri olan Çelik (2008), gençlerin işsizlik sürecinde ekonomik olarak temel destekçilerinin aileleri olduğunu devletin bu alanda çok zayıf kaldığını belirtmiş. Yazar, gençlerin işsizlik süreçlerinde ailelerin ekonomik ve sosyal kaynaklarını tükettiğini ve ailelerine aşırı derecede bağımlı olduklarını ortaya koymuş. Bu durum gençlerin ekonomik bağımsızlık sorunu yaşadığını bizi gösteriyor. Genç işsizlik sorununun çözümünde aranan yollardan biri olan İşkur’un üç aylık mesleki eğitim programlarının da soruna bir çözüm getirmediğini düşünmekteyim. Literatürde bulunan birçok makalenin de gösterdiği gibi mesleki eğitimin yetersiz olması ülkemizin yaşadığı yapısal sorunlardan biri olarak gözükmekte. Son 15 yılda üniversite sayısında yaşanan patlamanın, bir önceki bölümde, 2000-2001 Hanehalkı İşgücü Anketleri üzerine yapılan Tasci&Tansel (2005) çalışmasının belirtiğinin aksine üniversite mezun sayısının aşırı artmasının üniversite diplomasının iş başvurularında önemli bir etken olmaktan uzaklaştığını düşünmekteyim. Üniversite sayısındaki bu patlamanın, mesleki liseleri ve mesleki ön lisans programlarının var olan yetersiz niteliğini de yok ettiğini varsayıyorum. Bu noktada ülkenin yaşadığı bu yapısal problemin çözümünün, mesleki liselerin ve ön lisans programlarının öğrencilere cazip bir hale getirilmesi ve bu eğitim sonrası iş bağlantılarının sağlanmasından geçtiğini düşünmekteyim. Ayrıca, meslek liseleri ile ilgili sektörlerin bağlantılarının sağlanması, adeta iç içe geçirilmesi, çok büyük önem arz etmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin dinamik nüfusa sahip olmasının istihdam edilemediği takdirde bir önem arz etmediğini belirtmek isterim. Ayrıca, bu geniş kitlenin istihdam edilememesi ve ailelerine bağımlı olarak kalması, ülke ekonomisi açısında verimlilik kaybı olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan, Fransa için yapılan çalışmada gözlemlediğimiz üzere, genç işsizlik ve suç oranları ilişkisinin hemen hemen genç işsizlik sorunu yaşayan tüm ülkelerde cereyan edebileceğini söylemek isterim. Gençlerin hayatlarının en aktif dönemlerinde çalışma olanağı bulabilmesinin hem ülkeleri hem de kendileri ve aileleri için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çözüm olarak daha yukarı ölçekten bakarsak, iktisat teorisinden hareketle izlenebilecek iki popüler yol gözükmekte. Birincisi, kısa dönemde atılacak adımlar yani Keynesyen politikalar ile kamu gücüyle istihdam yaratmak yada kredileri gevşeterek özel sektörü desteklemek. Dolayısıyla, bu politikalar, toplam talebin artırabilmektedir ve istihdama yapacağı pozitif etki ile büyüme desteklenecektir(üç aylık İşkur programları da bu çerçever içerisindedir). Bu politikanın, yatırımlarım üretici olmayan sektörlere, inşaat gibi, yapılması istikrarsızlığa ve enflasyona neden olabilmekte. Ek olarak, kamu eli ile istihdam politikasına yönelinirse bütçe açığını daha da artıracağını söyleyebiliriz. İkincisi ise, uzun dönemde aranacak çözümlerdir. Bu çözümleri; yapısal reformların hayata geçirilmesi, özellikle ulusal eğitimin niteliğinin tartışılması ve tamamiyle gözden geçirilmesi (yaşanan yapısal problemlerin temelinde eğitimin yattığını literatürde de gözlemledik), sıkı para politikası ile para arzının kontrol edilmesi, enflasyonist politikalardan uzak durulması olarak sıralayabiliriz. Fakat bu politikaların, uzun dönemde yüksek işsizlik problemini ne derecede çözeceğini kestirmek pek mümkün değildir. Öte yandan, 2017 referandumu sonrası yaşanan ekonomik bunalımı aşmak, artan işsizliğe çözüm arama için kredilerin genişletilmesi, çift haneli işsizlik oranını ve %20 üzerindeki genç işsizliğe çözüm olamamasıyla birlikte çift hanelerdeki enflasyonu da körükledi ve bütçe açığının da artmasına neden oldu. Bu noktada çözümün bu iki olası politika seçimi ile kalıcı olarak çözülmesinin pek mümkün olduğunu düşünmemekteyim.

 

3.Referanslar

Banerjee, A., Galiani, S., Levinsohn, J., McLaren, Z., & Woolard, I. (2008). Why has unemployment risen in the new South Africa?. Economics of Transition, 16(4), 715- 740.

Bayraktar, S., & İncekara, A. (2013). Profile of youth unemployment in Turkey. Journal of Labor Relations4(1), 15-38.

Blinova, T., Markov, V., & Rusanovskiy, V. (2015). Youth unemployment in Russia: Models of interregional differentiation. Regional Formation and Development Studies15(1), 7-18.

Campos, A. (2013). Towards a state policy to combat youth unemployment and the precarious labour market in Brazil.

Chaubey, P. K. (2000). Youth and unemployment in perspective: the Indian context. Indian Journal of Labour Economics43(2).

Çelik, K. (2008). ‘My state is my father’: youth unemployment experiences under the weak state welfare provisions of Turkey. Journal of Youth Studies11(4), 429-444.

Cruces, G., Ham, A., & Viollaz, M. (2012). Scarring effects of youth unemployment and informality: Evidence from Brazil. documento de trabajo del CEDLAS, Facultad de Ciencias Económicas, Universidad Nacional de la Plata, Argentina.

Demidova, O., & Signorelli, M. (2012). Determinants of youth unemployment in Russian regions. Post-Communist Economies24(2), 191-217.

Dietrich, H. (2012). Youth unemployment in Europe. Theoretical considerations and empirical findings. Available at: library. fes. de/pdf-files/id/ipa/09227. pdf. Last access16(7), 2012.

Ercan, H. (2007). Youth employment in Turkey. ILO.

Fougère, D., Kramarz, F., & Pouget, J. (2009). Youth unemployment and crime in France. Journal of the European Economic Association7(5), 909-938.

Gontkovičová, B., Mihalčová, B., & Pružinský, M. (2015). Youth Unemployment–Current Trend in the Labour Market?. Procedia Economics and Finance23, 1680-1685.

Gorry, A. (2013). Minimum wages and youth unemployment. European Economic Review, 64, 57-75.

Hirshleifer, S., McKenzie, D., Almeida, R., & Ridao‐Cano, C. (2016). The impact of vocational training for the unemployed: experimental evidence from Turkey. The Economic Journal126(597), 2115-2146.

Jensen, P., Rosholm, M., & Svarer, M. (2003). The response of youth unemployment to benefits, incentives, and sanctions. European Journal of Political Economy19(2), 301-316.

Lam, D., Ardington, C., & Leibbrandt, M. (2011). Schooling as a lottery: Racial differences in school advancement in urban South Africa. Journal of development economics95(2), 121-136.

Lam, D., Leibbrandt, M., & Mlatsheni, C. (2007). Education and youth unemployment in South Africa.

Marelli, E., Choudhry, M. T., & Signorelli, M. (2013). Youth and the total unemployment rate: The impact of policies and institutions. Rivista internazionale di scienze sociali, 121(1), 63-86.  

Mitra, A., & Verick, S. (2013). Youth employment and unemployment: an Indian perspective. ILO.

Scarpetta, S., Sonnet, A., Livanos, I., Núñez, I., Riddell, W. C., Song, X., & Maselli, I. (2012). Challenges facing European labour markets: Is a skill upgrade the appropriate instrument?. Intereconomics47(1), 4-30. 

Schucher, G. (2014). Loser or rebels? Unemployed youth in China. In ECPR General Conference, September (pp. 3-6).

Sinha, P. (2013). Combating youth unemployment in India. Режим доступа: http://library. fes. de/pdf-  files/iez/09728. pdf (дата обращения: 25.01. 2015).    

Tanveer Choudhry, M., Marelli, E., & Signorelli, M. (2012). Youth unemployment rate and impact of financial crises. International journal of manpower, 33(1), 76-95.

Tasci, H. M., & Tansel, A. (2005). Youth unemployment duration in Turkey. METU Studies in Development32(2), 517.

Yu, D. (2013). Youth unemployment in South Africa since 2000 revisited. Documentos de trabajo  económico, 4, 13.           

Wapshott, N. (2011). Keynes Hayek: The clash that defined modern economics. WW Norton &   Company.           

Wu, Z. (2003). The persistence of regional unemployment: evidence from China. Applied Economics35(12), 1417-1421.

 



[2] Bölgesel farklılık: işsizlik oranının bazı bölgelerde düşük olurken; bazı bölgelerde yüksek olası.

[3] Ümidi Kırık İşsizlik: Geçmişte iş aramış ama bir süre sonra iş aramayı bırakmış, iş olsa çalışabilecek fakat çalışabileceği işin varlığına inanmayan veya ümidi olmayan kitle.

[4] Afrikalılar %20,9 Beyazlar %62,9

 

 

Modern hukuk teorisine göre mülkiyet, eşya üzerindeki en geniş sağlayan aynî haktır. Aynî hakkın ne olduğu ise tartışmalı bir husustur. Klasik görüşe göre aynî hak, eşya ile hak sahibi arasında doğrudan bir ilişkidir. Buna karşı çıkanlar ise aynî hakkın, hak sahibi ile diğer insanlar arasındaki ilişki olduğunu öne sürmekte; aynî hakkı bir şey üzerinde herkese karşı ileri sürülebilen hak olarak tanımlamaktadırlar. İsviçre ve Türkiye’de günümüzde bu iki görüşün birleşimi kabul edilmektedir.[i]

Peki, tarih boyunca mülkiyet böyle mi algılanıyordu? Nasıl ortaya çıktı ve nasıl değişimler geçirdi? Dört yazılık bir seri halinde planladığımız mülkiyet anlatısında kronolojik bir sıra takip ederek çağlar boyunca mülkiyete dair yaşanan tartışmaları ve gelişmeleri incelemeye, siyasi tarih ve felsefenin kesişim noktasındaki bu konuyu size geniş bir açıdan anlatmaya çalışacağız.

Yazı dizimize başladığımız ilk bölümde; ilkel toplumu, yani devlet öncesi düzenin oluşumunu, gelişimini, siyasal iktidara ve mülkiyete bakışlarını anlatacağız.

İlk soru: İnsanlar neden toplu halde yaşarlar?

Bu soruya düşünürler ve bilim adamları yüzyıllardır çeşitli cevaplar verdiler. Örneğin Rousseau, “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eserinde, doğa durumundaki insanı toplumdan ayrı olarak tanımlar ve insanın özü gereği toplumsal olmadığını söyler. İnsanların sel baskınları, depremler gibi doğa olayları nedeniyle kendi kendilerine yetemeyecek duruma gelince toplumsallaştıklarını söyler. Aristo ise Politika isimli eserinde, doğrudan insanın toplumsal ve siyasi bir hayvan(zoon politikon) olduğunu söyler.

Bilim adamlarının evrimsel olarak ulaştıkları sonuç ise konunun insanlar dik bir duruş için ayağa kalkmalarıyla ilintili olduğudur. Dik bir duruşun kadınlar için daha dar kalçalar demek olması doğum kanalını daraltıyordu. Üstelik aynı anda insan bebeklerinin beyni büyüyordu. Erken doğumda bebeklerin kafası ve beyni daha küçük olduğundan erken doğum yapan kadınlar daha çok hayatta kaldılar. Doğal seçilim erken doğum yapan kadınlara öncelik verdi. Erken doğum nedeniyle insanda, diğer hayvan türlerine göre yavrular yaşam için gereken çoğu sistemini henüz tam geliştirmeden doğar. İnsan bebekleri bu nedenle yıllarca bakım, koruma ve eğitime muhtaçtır. Bu hem kadını eve bağlayan bir faktör olmuş hem de insanlığın olağanüstü sosyal becerilerine ve kendi toplumsal problemlerine katkı yapmıştır. Çocuk büyütmek sadece ailenin değil, kabilenin görevidir.[ii]

Kabile yaşamından sonra dil ortaya çıktı. Dilin ortaya çıkışı hakkında çeşitli teoriler var. Bir teori on binlerce yıl önce yaşanan bir mutasyonun insanın düşünüş şeklini değiştirdiğini iddia ederken, en çok tutan dedikodu teorisi olmuştur. Buna göre, insan dili avın, yemeğin yerini belirlemekte kullanmasının yanı sıra kabilede olan biten hakkında konuşma isteğinin dili şekillendirdiği iddia edilmektedir.

Dilin çok önemli iki işlevi vardır insanın yaşam sürecinde. Birincisi, dilin kavramları oluşturma işlevidir. Adlandırmayla başlayan kavramsallaştırma, insanın beyninde kümeler oluşturmasıdır. Bu kavramsallaştırma ile birlikte insan çevresini anlamaya ve sınıflandırmaya başlayacak, dil ve toplumlu yapıyla bunu ortak bir mirasa dönüştürecek, zamanla bu kavramlar insanlığı bir üst “model”e taşıyacak alet yapımına kaynaklık edecek düşünce yapısını kuracaktır.[iii]

Dilin ikinci işlevi ise kurguyu beslemesidir. Yani gerçekte olmayan bir şeyi hayal etmekle kalmayıp bunu kolektif olarak yapabilmemizi sağlamasıdır. Örnek mi? Devlet, hukuk, şirketler(tüzel kişi), bayrak, din, ticaret hatta özel mülkiyet ve para. Bu da insanlara diğer hayvanların aksine, büyük gruplar halinde esnek bir işliği yapabilme becerisi sağlamıştır. Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki, kurgu yalan demek değildir. Yalan söyleyen hayvanlar da vardır. Kurguda yalanlardan farklı olarak söylenene herkes inanır ve bu inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahip olmaya devam eder. [iv]

Şimdi ilkel toplum hayatının biraz daha içine girerek işbölümü ve dağıtım ilişkilerini inceleyelim.

Toplum yaşantısında tahmin edilebileceği üzere bir işbölümü vardır. İlkel toplumların büyük bir kısmında ilk işbölümü cinsiyet üzerinden yaşanmıştır. Bir görüşe göre bunun sebebi, fizyolojik karakterlerin farklı olmasıdır. Yani erkeğin daha kaslı ve güçlü olması gibi. Ama aslında bu görüş tam olarak doğru denemez. Örneğin Neanderthal insanının ve dolayısıyla kadınının fizik yapısı günümüz insanından çok daha güçlüdür ve ava çok daha yatkındır. Ama orada da cinssel iş bölümü göze çarpmaktadır. Asıl sebep gebelik ve emzirme sürecini kadının yaşaması gibi görünmektedir. Gebelik ve emzirme nedeniyle avlanma için uzun süreli olarak kamptan uzaklaşamayan kadın, yetişmesi diğer hayvanlara göre çok daha ilgi gerektiren ve yıllar alan insan yavrusunu büyütmek görevini üstlenmiştir. Kadın sadece kendi yavrusunu yetiştirme görevini üstlenmez, toplumsal analık görevini de üstlenir yani kabilenin tüm çocukları onların sorumluluğundadır. Cinssel işbölümü ateşin kullanılmaya başlamasıyla daha da derinleşmiş, daha az devingen olan çocuklu ailede kadının görevi kampta ateşi yanar durumda tutmak olmuştur.[v]

Cinssel emek bölümünü doğuran bir başka etmen de komünal avdan orta büyüklükte hayvanların avlanmasına doğru geçişle olmuştur. Komünal av döneminde tüm kabile ortak bir şekilde büyük hayvanları avlamaya çalışırken; birincisi ok, mızrak gibi hayvanlara etki edebilen araçların, ikincisi kadını daha etkin olarak derleyiciliğe yönelten torba, sepet gibi taşıma araçlarının bulunması komünal avlanma biçiminin terk edilmesini olanaklı kıldı. Üretim aletlerinin gelişmişliği yanında, büyük sürü avının ya da çok iri hayvan avının riskli oluşu ve büyük organizasyon gerektirmesi, insanları orta boy hayvanlara yöneltti. Ancak ne erkek ne kadın kendine yetememektedir. Böylece derleyicilik yapan kadın ve avcılık yapan erkek birleşerek aileyi kurarlar. Genelde karşılaşılan doğrultu bu olsa ve cinsiyetlerin görevleri arasında geçişkenlik gözlenebilse de kabileler doğa koşulları nedeniyle farklı doğrultuda ilerlenmiş olabilir. Örneğin Guayakilerde, yaşanılan ormanın engelleri nedeniyle kadın derleyicilik dahi yapamaz, o görev de avcı erkeklerindir. Hatta Guayakiler’de cinssel iş bölümü öylesine bir boyut almıştır ki, erkek kadının sepetine dokunamaz, dokunursa lanetleneceği ve kadınlaşacağı söylenir. Kadın yaya dokunursa avcıya uğursuzluk getirir ki, bu felaket demektir. Çünkü av eti Guayakilerin en önemli besinidir ve avcının değil topluluğundur. Avcının av etinden yemesi kesinlikle yasaktır. Sebebi de bütün erkekleri aynı düzeye getirerek karşılıklı yiyecek bağışında bulunmayı sadece mümkün değil aynı zamanda zorunlu hale getirmesidir. Ayrıca avcıyı avından ayırarak başkalarına güvenmek zorunda bırakıyor böylece toplumsal bağlar daha da güçleniyor.[vi]

İlkel toplum insanı öyle ya da böyle bir işbölümü sonucunda av eti ve meyve-sebze elde eder. Bunları yapmak ve dolayısıyla hayatta kalmak için sürekli yemek aramak için geçen hayvansı bir yaşam sürmek zorunda değillerdir. Günde 3-4 saat çalışarak topluluğun ihtiyaçlarını giderebilirler ve daha fazlasını istemek akıllarına dahi gelmez. Ayrıca sanılanın aksine, bu az çalışmaya rağmen ciddi bir üretim fazlası vardır. Bu artı-ürün genelde şenliklerde ve yabancıların ziyaretleri sırasında tüketilir.[vii]

Yerlilerin az çalışarak topluluğun ihtiyaçlarını giderecek miktarı elde ettikten sonra daha fazla çalışmaması aslında onların bu ürünlerin sahibi sayılmamalarından geliyor. İlkel toplumda elde edilen av ya da derleme ürünü kişinin değil kabilenindir. Elde edilen ürünler kabile içinde dağıtılır. Dağıtmak aynı zamanda vermektir. Ne bir hak ne de bir zorunluluktur. Toplumsal ilişkilerin yapısını ifade eden bireyin duygu dünyasında içselleşmiş bir yükümlülüktür. Özel mülkiyet ise asıl olarak, vermeme hakkının tanınmasıdır denebilir.

Dağıtımı yapan verme hakkını elbirliği takımının üyesi olmaktan, emek sürecine doğrudan katılmış olmaktan alır. Zaten toplumsal olanı verme yoluyla topluma devreden ilkel toplum insanı artık bölüştüren değil bölüşümden pay alan konumuna gelir. Bu da onu kabiledeki diğer insanlarla eşit bir konuma koyar.

Ancak sahip olunan şey verilebilir, bu da bir mülkiyete işaret ediyor sanılabilir. Ama bildiğimiz anlamda değil.. Burada, bireyin kendi gereksinimlerini gideren nesneyle insan arasındaki ilişki değil, belli gereksinimleri gideren şeyleri konu edinen insanlar arasındaki hak ve yükümlülük ilişkisi vuku bulur. Marx konu hakkında “Birey dilini topluluğun bir üyesi olarak benimser. Bireyin ürünü olarak dil olanaksızdır. Aynısı mülkiyet için de geçerlidir.” (Marx 1981 (1857-58):490) diyor.[viii] Örneğin yayı düşünelim. Avın toplum için ne kadar önemli olduğunu söyledik. Avcı ve yay arasındaki ilişki onun yay üzerinde bir tahakküm kurarak başkalarına karşı sürebileceği bir hak elde etmesi değil, daha çok kabilesine karşı bir sorumluluğudur diyebiliriz.

Yine ilkel toplumlarda rastlanan bir başka “verme” yöntemi ise armağandır. İlkel toplum insanı, dolaysızca ve karşılıksız olarak ihtiyaç sahiplerine vermek için artı-ürün üretir. Armağanı vermek değil, karşılık görmemek yücelticidir. 

Şimdiye kadar anlattıklarımızdan görüldüğü üzere ilkel toplumlarda mallar üstünde bir ortaklık vardır. Bunu genelde kolektif mülkiyet olarak adlandırıyorlar. Her ne kadar kolektif mülkiyet egemen paylaşım usûlü olsa da, bunun bazı maddelerin üzerinde kişisel mülkiyet kurulmasına engel olmayacağını savunan bir görüş vardır. Bu görüşü savunan Levy Bruhl’a göre, fertler tarafından bizzat kullanılan veya yapılan eşya bu kabildendir. Levy Bruhl “Bu eşya onun şahsından ayırt edilemez: Onun bir parçası hatta kendisidir.” diyor.[ix]

İlkel insanların mistik düşünüşünde kişilik vücudun sınırlarında bitmez. Gizli ve sihirli bir güç vücudun ayrılmaz bir parçası olan maddeler üzerine de sirayet eder. Örneğin; yay, takı, evde kullanılan çeşitli malzemeler gibi. Bundan çıkan ilk sonuç şudur: Mülkiyet kişi gibi “kutsal”dır, dış bir kuvvet tarafından himayeye ihtiyacı yoktur. Bazı ilkel toplumlarda geleneğe saygı yeter. Bir eşya üzerindeki mülkiyeti ifade için ona bir işaret, balmumundan bir işaret, ve bir yün ipi gibi, koymak yeterdi. Bu takdirde, o eşyaya artık kimse dokunamazdı. Bu anlayıştan çıkan ikinci bir sonuç da ferdin bütün şahsî eşyasının ölümüyle birlikte kendisi gibi ortadan silinmesiydi. Ölümünde bu eşyalar ya gömülür, ya da yakılırdı.

Bazen ölünün eşyaları, çocuklarının çıkarları gözetilerek, yok edilmeden saklanabilir. Grönland Eskimolarında ölü, kayak ve av aletleriyle birlikte gömüldüğü halde, çadırı miras olarak oğluna bırakılır. Bolivya yerlilerinden bir kısmında babanın veya ananın eşyalarından bazıları evlâdına kalır, fakat bunları kullanmak isterse ölenlerin iznini almak zorundadır. Meselâ bir baltayı kullanmak istediği zaman hemen biraz sonra getireceğim der.[x]

Bir başka görüş ise ilkel toplumlarda her mal herkes tarafından elde edebildiği için özel mülkiyetin anlamsız olduğunu söyler. Bir yay, bir takı yapmak herkesin yapabileceği ve yaptığı bir iştir. Biz de, Chellaye’nin kitabında aktardığı görüşe bu nedenle şüpheyle yaklaşıyoruz. Ayrıca, ferdin genişlemesiyle maddelere sirayet etmesinin ve kutsallaştırılmasının asıl nedeninin o maddelerin kabile için değerinin ve kabilenin kutsiyetinin, ayrıca neredeyse bütün yerlilerde rastlanan atalara saygı ve itaatin bir yansıması olduğunu düşünüyoruz.

Buraya kadar anlattıklarımız, genelde taşınır mallara dairdi. Şimdi biraz da taşınmazlara, yani o dönem için toprağa bakabiliriz.

Toprak üstünde toplumun kolektif mülkiyeti vardır. Çünkü birey toplumun unsurudur sadece. Bu grup, yalnız yaşayanları değil, ölüleri de içine alır. Örneğin Avustralya yerlileri topraklarında yeniden dirilmelerini bekledikleri atalarının aziz ruhunun yattığına inanırlar.[xi] Bu toprakların gerçek mülkiyeti atalara aittir. Bu nedenle toprak kesinlikle devredilemez.

Toplumun belli bir toprak alanına kendi mülkiyeti olarak davranabilmesi ancak başka toplumlarla ilişkisi içerisinde kavranabilir. Üretilen zenginlik, diğer toplumlarla paylaşılmadığı ve diğer toplumların yağmacı saldırılarından korunmak zorunda kalındığı durumlarda, birikmiş zenginlik ve toprak, toplumun başka toplumlar karşısında kendi askeri gücüyle sahip çıktığı mülkiyetidir. Bununla birlikte belli bir arazi üzerinde yaşayan toplum, başka hiçbir toplumdan bu araziye ilişkin bir tehdit gelmese dahi kendi içinde bir bölüşüm sorunu yaşayabilir. Bu durumda birey arazinin zilyetliğini[xii] doğrudan toplum üyesi olmaktan alır. “Yerel grubun av sahası tüm gruba aittir ve tüm üyelerin bunun herhangi bir parçası üzerinde eşit bir avlanma hakkı vardır.” (Radcliffe-Brown 1964:41)[xiii]

Şimdi ikinci bir soru sormak gerekiyor: Kolektif mülkiyeti önceleyen bir toplumda, ne oldu da özel mülkiyet egemen hale geldi? Soruya cevap bulmak için öncelikle şefin iktidarından bahsetmek gerekiyor.

Şefin iktidarıyla alakalı iki farklı görüş var: İlk görüş; ilkel toplumlarda itaatin kişiye değil atalara olduğunu, dolayısıyla şefin ataların düzeninin devamı için siyasal bir araç olduğunu söyler.  Bildiğimiz anlamda yöneten-yönetilen ayrımı olmadığı için bu toplumlarda siyasal iktidarın olmadığını iddia eder. İkinci görüş ise, “Siyaset dışını siyaset olmaksızın yorumlamak nasıl imkansızsa, doğrudan toplumsal denetim aracı olmaksızın, yani toplumu iktidar olmaksızın düşünmek de öylesine imkansızdır.”[xiv] der. Bu görüşü savunanlar toplumları zorlayıcı iktidarın olduğu - olmadığı toplumlar olarak ikiye ayırır. Emir-itaat ilişkisine dayanılmamasını sadece iktidarın özel bir durumu olarak görürler.

Hangi görüş kabul edilirse edilsin, ilkel kabile şefinin günümüzdeki anlamıyla bir siyasal iktidara sahip olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun nasılını biraz daha açalım. Önce sözü yine Pierre Clastres’e bırakalım:

“Gücün ele geçirilmesi sözün de ele geçirilmesi demektir.(…) Kabileye hükmeden şeftir ve şef aynı zamanda kabilenin sözcüklerine de hükmeder. (…) Ancak yerli toplumlarında söz ile iktidar arasındaki ilişkinin çok belirgin ve önemli bir farklılığı vardır. Devletli toplumlarda söz iktidarın hakkıdır, ilkel toplumlarda ise görevidir. Başka bir deyişle şef şef olduğu için konuşma hakkına sahip değildir, şef olmak istiyorsa konuşmak zorundadır.”

İlginç olan durum, şefin söylediklerinin kabile için hiçbir anlam ifade etmemesidir. Daha doğrusu herkesin bu hiçbir anlam ifade etmiyormuş, hiç önemli değilmiş gibi yapma yükümlülükleri vardır. Görevini unutup emir vermeye kalkan şef terk edilir. İlkel toplum, kendisinden ayrılmış bir iktidarı yadsır. Çünkü iktidarın gerçek kaynağı şef değil toplumun kendisidir.

Şefin bir başka görevi de topluma karşı cömert olmasıdır. Öyle ki, ilkel toplumlarda bu çoğu zaman toplum tarafından şefin sömürülmesine kadar gitmektedir. Şefin “artık vermiyorum” demesi şeflikten feragat ilanı gibidir.

İlkel toplum, doğası gereği şiddetin iktidarın özü olduğunu bilir. Bildiği için de iktidar ile iktidar kurumunu, emretme gücü ile şefliği birbirinden sürekli ayrı tutmaya çalışır. İlkel toplum eşitsizliğin oluşmasının önüne geçmek için her genç erkeği, kabul töreninde işkence etmek suretiyle damgalar. Öğretilmeye çalışılan bütün toplum üyelerinin değerinin aynı olduğudur. Vücuda yara izi olarak işlenen yasa, ilkel toplumun bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasını, toplumdan ayrı bir iktidarın onun denetiminden kurtulabilecek bir iktidarın oluşmasını önler.

Toplumda siyasal iktidarın oluşmasıyla özel mülkiyetin ortaya çıkması arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Bu bağlantı, tarıma geçişle beraber emeğin ve artı-ürünün şef tarafından kontrol edilmesiyle ortaya çıkacaktır.

Tarıma geçişin MÖ 9500-8500’de Türkiye ve civarında gerçekleştiği düşünülmektedir. Tarıma geçiş için Harari, insanları daha kalitesiz besine mecbur kıldığını ve avcı-toplayıcı dönemde elinde olan boş zamanını ortadan kaldırdığını söylemekte ve bu nedenle tarihin en büyük aldatmacası olarak nitelemektedir. Ona göre, tarıma geçiş daha iyi beslenme sunmadığı gibi daha güvenli bir yaşam da sunmadı. Avcı toplayıcılar başka bir grup tarafından baskıya uğradığında bölge değiştirip kendilerini kurtarabiliyorlardı. Tarım toplumu ise evini, tarlasını bırakıp gidemez, savaşması gerekir. Zamanla şehirler, devletlerin kurulma sebebi de bu şiddetin kontrol altına alınmasıdır. Yine de yerleşik hayata geçişin çiftçilere sağladığı yarar, hava koşullarından ve hayvanlardan daha iyi korunma oldu.

Tarıma geçiş bir anda olmadı. Buzul çağından sonra değişen iklim tahıllar için gerekli koşulları hazırladı çoğalarak yayılan tahıllarla beslenen insanlar farkında olmadan bitkinin yayılmasına da yardımcı oldular. Buğdayın çok bulunduğu yerde av hayvanları ve besin kaynakları da bol olduğundan başta insanlar birkaç haftalığına hasat için geldikleri kamp alanlarını zaman içinde kalıcı köye dönüştürdüler.

Göçebelikten yerleşik yaşama geçmekle, kadınlar her sene hamile kalabilecek duruma geldiler. Göçebeliğin gerektirdiği yüksek enerji tüketimi azaldı, vücudun yağ oranı arttı ve bu kadının doğurganlığını yükseltti. Ayrıca nişastalı besinler emzirme süresini ve sıklığı azalttı, sonuç nüfus artışı oldu. Nüfusun artışıyla tarımsal üretim daha ciddi bir gereklilik haline geldi.

Avcı-toplayıcılar bir sonraki haftayı ve ayı pek düşünmezlerdi. Çiftçilerse hayallerinde gelecek yılları hesaplıyordu. Artık çevreyi anlamak ve ona etki edebilmek yaşayabilmek için elzemdi. Sadece mevsim döngülerinin değil, doğal afetlerin etkilerine de fazlasıyla açıktılar. Köylüler stok yapabilmek için tükettiklerinden fazla üretmek durumundaydılar. Artı-emekle üretilen artı-ürünün saklanması da depolama zorunluluğunu ortaya çıkardı.

Artı-ürünün saklandığı ambar beyin kendi ambarıdır. Ambardaki yığın, kıtlık beklenen bir mevsimin bolluk içinde geçtiği dönemlerde şenlikler, düğünler yoluyla diğer ailelere sunulur. Ardından diğer aileler de buna armağanlar vererek geri dönerler. Bu yine de beyin kişisel servetinin artışı gibi görünmese de artan nüfusla beraber beyin dağıtımda giderek daha etkili olmasına ve merkezi ambardan yapılan dağıtım sonucu oluşan merkezileşmenin de hiyerarşinin oluşumuna imkan tanımasına neden olmuştur.

Beyin toplum içinde kurumlaşmasıyla, meta üretimine benzer bir ilişki biçimi doğar; üreticiler, neyin, ne kadar, nasıl ve kimin için üretileceğine birlikte karar vermezler. Emeklerinin toplumsallaşması bey dolayımıyla gerçekleştiğinden toplumu, kendi iradelerinin ve emeklerinin sonucu olarak görmezler. Böylece aile giderek önemini yitirir ve toplum onlar için bey olur. Daha sonra bu ambarlar Sümerlerde tapınağa dönüşecek, bey din işlerinin yanında geri dağıtma işlevini de üstlenecektir.[xv] İşte tam bu koşullarda beyin toplum tarafından denetlenebilme olanağı olmadığından, sömürü ve sınıflaşmanın doğma imkanı vardır.

Bu imkanın ortaya çıkmasının ardından beyin siyasal iktidarını ilan etmesi tam olarak nasıl ortaya çıktı, bilim hala buna yanıt arıyor. Ancak şunu kesin olarak biliyoruz ki, depolama koşullarının bulunmadığı ya da birikim yapmayan toplumlar kalıcı önderlik geliştirememişler, önderler beye dönüşmemişlerdir. Zaman zaman ortaya çıkan obalar arası dövüşler gibi elbirliğini ve koordinasyonu gerektiren işler önderliğe bir ölçüde izin verir, ama asla tüm toplumun örgütlenmesinin asli unsuru haline gelmez.[xvi]

İlk yazımızda, insanlığın devlet oluşumuna kadar tarihini ve mülkiyetin o zamana kadar kaydettiği aşamaları incelemeye çalıştık. Bunu yaparken neden-sonuç ilişkileri kurmaya ve onları temellendirmeye çalıştık. Ancak şunu özellikle belirtmek gerekir: Neden sonuç ilişkisi, anlattığımız bütün sonuçların tek ya da doğal sonuç olduğunu göstermez. İnsanlık yol ayrımlarında karar vermek zorunda kalmıştır, bu kararların da her zaman doğru olduğu söylenemez.

Bu noktada yazımızı, Pierre Clastres’in kitabının son sözünü alıntılayarak ve ona ek yaparak bitirmek istiyoruz: “Tarihi olan halkların tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu söylenir. Tarihi olmayan halkların tarihinin de, aynı ölçüde geçerli bir yaklaşımla, devlete karşı mücadelelerin tarihi olduğunu söyleyebiliriz.” Clastres çok haklı. İlkel kabilelerin, siyasal iktidarın oluşmasını nasıl engellemeye çalıştığını gördük. Ancak eklemek gerekir ki bu kabileler aynı zamanda eşitsizliği ve onun en somut görünümlerinden biri olan özel mülkiyeti de engellemeye çalışmışlardır.

 


[i] Oğuzman/Seliçi/Oktay-Özdemir, Eşya Hukuku s.2 vd.

[ii] Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, s.23

[iii] Ayrıntılı bilgi için bkz. Cemal, Eşitlikçi Toplumlar s.12 vd.

[iv] Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens s.37

[v] Cemal, Eşitlikçi Toplumlar s.59, s.171.

[vi] Clastres, Devlete Karşı Toplum s.101-102

[vii] Clastres, Devlete Karşı Toplum s.179

[viii] Cemal, Eşitlikçi Toplumlar, s.175

[ix] Chellaye, Mülkiyetin Tarihi s.14

[x] Chellaye, Mülkiyetin Tarihi s.14

[xi] Chellaye, Mülkiyetin Tarihi, s.12

[xii] Zilyetliğin tanımı hakkında doktrinde uzlaşı yoktur. Medeni Kanunumuzun 973. maddesinde “bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir.” demek suretiyle bir tanım yapılmaya çalışılmıştır.

[xiii] Cemal, Eşitlikçi Toplumlar, s.245

[xiv] Clastres, Devlete Karşı Toplum, s.22

[xv] Cemal, Eşitlikçi Toplumlar, s.305

[xvi] Cemal, Eşitlikçi Toplumlar, s.290

 

 

Irgatlık ettiği köyden şehre göçen Cabbar, yoksul bir arabacıdır. Anası, karısı, beş çocuğu ve kendisine ek iki de atı vardır, yaşatması gereken. Gece gündüz çalışmasına rağmen eline bir şey geçmez; evinde tenceresi zor kaynar. Bakkal, atçı, yemci, araba tamircisi derken tencerenin kaynamasını sağlayacak tüm ilişkiler ağının öteki ucundakilere borçludur. Film boyunca anlatılan yaşam mücadelesinde Cabbar’ın umudunu bağladığı nesneler ve düşünceler, çaresizliğin boyutu ile ilişki içerisindedir. Başlarda umut nesnesi bir piyango bileti iken atının da ölümü sonrasında artan çaresizlik ile eski ağalardan beklenen yardıma, daha sonra kurşunsuz tabancaya dönüşür. Filmin ilerleyen bölümünde geçim aracının alacaklar tarafından satışa çıkarılması ile her şeyinin kaybeden Cabbar, Hasan’ın define hayalini umut edinir. Burada resmedilen olaylar bizzat Kapitalizmin mülksüzleştirme yolu ile üretim araçlarını ellerinden alıp şehirlere sürdüğü ve geçim derdine düşürdüğü yığınları, umut ve bekleyiş içerisine sürmesinden ibaret. İzleyiciye sunulan umut nesnesi filmde sürekli dönüşüme uğrar. Biçim değiştiren umut, filmde geçim aracının da kaybedilmesinden sonra tamamıyla hayali hale bürünür. Cabbar’ın sefaletinin ne kadar derinleştiğinin göstergesidir. Kırk lira ile ailesini geride sefalet içinde bırakttığı sırada “...Allah yüzümüzü güldür, bir arabayla bir at, bana acımıyorsan bu çocuklara acı, biz çok çektik, bari bu çocuklar çekmesin...” diye dua eden Cabbar’a ‘Rabb’inin yardımı yakın mıdır?’ Düşerler yollara sırtlarında kazma kürek, önlerinde eşek ile Cabbar, Hasan ve Hüseyin Hoca. Cabbar’ın sefaleti Ceyhan’ın kurak topraklarına, kuru ağaçların diplerine kadar uzanır, daha da derinleşir. On gün sürmesini planladığı ve ailesini sefalet içerisinde bıraktığı bu umut yolculuğunda bir ay geçmiştir. ‘Çor çocuk açtır, ne yerler?’

Filmde Cabbar’ın arabasında Hasan ile geçen şu konuşma: “...Paran olunca her iş iyi olur. Paran olunca kebap yen, paran olunca tatlı yen, şarap içen, iyi yataklarda yatarsın. Parası olunca adam kuyvvetli olur, parası olunca adamın evi, avradı olur, evinde tenceresi kaynar, çocukları olur. Paran olmadı mı idi de dünyada senden kötüsü, senden pisi yoktur. Her yerden kovarlar seni. Fakirin yüzü soğuktur. Niye soğuktur Cabbar kardeş, mesela kış gününde en soğuk vaktinde cebinde paran olmadı mı, yaz gününde üşürsün, neden? Çünkü para adamı sıcak tutar...”[i] , kapitalist üretim biçiminin Marx’ın formülasyonu ile P-M-P* biçimini[ii], yani son aşamasını aldığını göstermekte. Yani para meta, artık kapitalistin yanı sıra üretim araçlarını kaybeden işçi sınıfını da peşinden sürükler. Filmin çekildiği yıl düşünüldüğünde Yılmaz Güney’in, Türkiye’nin küresel finans kapitalizmine tamamen entegre olmasına on yıl gibi bir zaman kaldığı yıllarda, bu hazırlık aşamasını ve sistemin nereye evrileceğini ustalıkla tahlil ettiği ortaya çıkmakta. Çeşitli sahnelerde de bu entegrasyon sürecine göndermeler yapılmakta; filmin başındaki araba sahnesindeki reklam panolarında, büfenin önündeki afişlerde uluslararası şirketlerin ülke piyasasına girmekte olduğunu görüyoruz.

Cabbar’ın çevresine örülmüş olan ekonomik ilişkiler ağının filmdeki tüm toplumsal ilişkileri belirlediği açıktır. Cabbar, bakkalın, yemcinin, atçının, tamircinin karşısında borçlu olarak yer alır. Kapitalizmin tıpkı bugün de olduğu gibi nesne haline getirdiği öznelerden[iii] biri olan Cabbar, ne yaparsa yapsın yoksulluktan kurtulamaz. Suç kendisinde değildir. Sistemin ona biçtiği rol, o kadar kesin ve bariyerlerle kaplıdır ki kurtuluş yapı içerisindeki hareketler ile mümkün değildir. Film bu gerçeği sürekli resmeder. Filmin başlarında göze çarpan arabacıların örgütlenişine, konuşmalarına bir o kadar da yabancıdır Cabbar. İçinde var olduğu sınıfına olan bilinçsizliği umudunu sürekli bir beklentiler zinciri içerisine bağlamasına neden olur. Yılmaz Güney bu noktayı şöyle belirtmişti: “Halk gelecek şeyin ne olduğunu, hatta umudun ne olduğunu da bilmiyor. Bizim halkımız devamlı bir bekleme içindedir. Benim anlattığım umut, aslında bu bekleyişin hikayesidir. Aldatıcı bir umudu anlatmak istedim. Umut, bizim hayatımızın bir parçasıdır. Ayağı yere basan bir insan boş şeyleri hayal edip umutlanmaz. Toplum belli bir düzeye ulaştığı zaman insanlarda hayale dayanan umutlar kalkar. “Umut”, düzen bozukluğunun simgesidir.”[iv]

Sistemin kendisinin yarattığı umut biçimleri, kimi zaman bir piyango bileti, kimi zaman ağanın lütfedeceği bir at, kimi zaman da tamamen aldatıcı bir define hayali ile kendini tekrar gösterir. Sınıfa olan bilinçsizliği bir yandan da yoksulluk ve geçim derdini besler. Bu ikili olabildiğine acımasızdır . Öyle ki, tamamıyle suçsuz olduğu ve atının öldüğü araba kazası sonrası karakolda kendini gösterir bu acımasızlık. Cabbar yoksuldur, bu yüzden suçludur da. İskemlede oturan zengin adamın ikram ettiği sigarayı içen komiser, ayakta bekletilen ve kendini ifade etmeye çalışan Cabbar’ı sürekli “Kes lan!”, “Ben bilirim arabacı milletini...” gibi cümlelerle keser. Yoksulluğu yüzüne yüzüne vurulan Cabbar, suçludur. Bu suç, zengin adamın “Komiser Bey, idare edin barışalım. Fakirdir kendisi.[v]” sözleri tekrar tekrar izleyiciye gösterilir. Aslında tüm sahnede, Yılmaz Güney egemen sınıfın bürokrasi ile olan organik ilişkisini gözler önüne serer. Ekonomik gücün siyasi ve politik gücü simgelemesi, karakol sahnesinde, işçi sınıfının temsilcisi Cabbar’ın suçlanarak ezilmesi ile gösterilir. Daha sonra, sefaletin var ettiği suç, kızı Cemile’nin İngilizce imtihanında kendini tekrar gösterir. Bilgisizliği ve sefaleti yüzüne vurulan Cemile’nin yırtık ayakkabıları sınav ortasında konu olur, babasının mesleği sorulur. Yoksulluk o denli acımasızdır ki Cemile sınıfta kalır. Film boyunca verilen yaşam mücadelesinde, Cabbar’ı sistemin içerisinde var olmaya iten sürekli bir aldatıcı umut biçimi vardır. Bu umut bir yandan da sınıfa olan bilinçsizliği beslemektedir. Bugün itibari ile de devasa boyutlara oluşan işsizlik oranları; genç işsizler yada üniversiteli işsizler, bizlere bu umut biçiminin ne denli aldatıcı olduğunu tekrar tekrar göstermekte. Sınıf bilincine olan kayıtsızlığı da işçi sınıfını oluşturan çalışan kesimin yalnızca yüzde 12,76’sının sendikalı olmasında görmekteyiz[vi]. Kaldı ki ülkemizde çalışma saatlerinin uzunluğu ve çalışma koşullarının zorluğu, devasa işsizlik oranları düşünüldüğünde,  sınıf bilincinin ne denli hayati olduğu aşikar.  Umut aslında Cabbar’ın dışında bir yerlerde değil; bizzat Cabbar’ın kendisindedir. Ve Cabbar gibi olan binlercesinde. Bu noktada ünlü gökbilimci Carl Sagan’ın sözlerini hatırlamak gerekir: “Yaşadığımız bu topraklar, onu saran uzayın karanlığı içinde bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok!” Tabi, bu cümleler Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler kitabına yazdığı şu cümleler ile daha da anlam kazanmakta: “Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.” İşte Cabbar’ın aldatıcı umut biçimleri içerisinde bitmek tükenmek bilmeyen bekleyiş ile kaybolması, tam da umudun kendisinde olduğu gerçeğinin önüne perde çekmektedir.



[i] Guney, Y. (2017). Umut. İthaki Yayınevi, 45-46

[ii] Marx’ın Kapital birinci cildinde “Paranın Sermayeye Dönüşümü” bölümünde açıkladığı, sermayenin genel formülü ya da daha fazla paraya satmak için metanın satın alınması. Bu form, kapitalistin karşısında emek gücünü meta olarak bulması ile gücümüz biçimine bürünür. Bu aşamada, emek gücünü kapitaliste satan işçiler artık bu yolla para kazanıp, hayatlarını sürdürmek zorundadırlar. Çünkü başka alternatifleri kalmamış, üretim araçlarından mülksüzleştirme yolu ile yoksun bırakılmışlardır.

[iii] Marx’ın Kapital’in ilk cildinin birinci bölümünde ‘Metanın Fetiş Karakteri ve Bunun Sırrı’ başlığı ile sunduğu, meta  yada piyasa mekanizmasının üretici sınıfı kendi emeğine yabancılaştırarak nesne, kendisini özne biçimine sokması.

[iv] Guney, Y. (2017). Umut. İthaki Yayınevi, 146

[v] Guney, Y. (2017). Umut. İthaki Yayınevi, 47

[vi] Tuik Temmuz 2018 verisi.

 


Toplumun sınıfsal bilincinin artması, üretim araçlarlarını elinde bulunduran burjuvazi için şüphesiz büyük bir tehlike. Bu olasılığı olabildiğine azaltmak için burjuvazinin var gücüyle mücadele etmesi, yöneten kadrolar ile olan ekonomik ilişkiler ağıyla yaratılan rıza ile, emek, kendi bilincinden soyutlandı. Sendikaların tarihsel süreçte mevzilerini git gide kaybetmesi, emeği 21. yy itibari ile tamamiyle savunmasız bırakmış durumda. İnsanlarımız yaşadıkları bunalımın, geçim derdinin asıl nedenini kavrayamayacak kadar kuşatılmış halde. Sistemin mülksüzleştirme yoluyla şehirlere sürdüğü emek yığınları, bu mekanlarda da başı boş bırakılmamakta ve tüketim kanalı ile sürekli borçlandırmakta. Bu durum şüphesiz insanları her ne koşulda olursa olsun çalışmak zorunda bırakıyor.

Öncelikle, tarihsel sürecinde geometrik olarak artmış ve artmaya devam eden maddi zenginliğin kaynağını, nasıl ortaya çıktığını basitçe, matematiği kullanarak anlatmaya çalışacağım.Olabildiğine karmaşık ilişkiler ağını daha kolay çözümlemek için Piero Sraffa’nın kullandığı yöntemi kullanalım[i].  İlk olarak şöyle bir varsayımda bulunalım: farz edelim ki ekonomide iki sektör var olsun. Bu sektörler mısır ve demir sektörleri olsun ve bu sektörlerde çalışan insanların ücretleri bu üretimler üzerinden ödensin. Denklemleri A.Shaikh’in örnekleminden değiştirmeden alıyorum[ii].

Denklemlerimiz tam olarak şöyle:

250cn + 12ir + 4hr.10Ncn = 400cn     (Mısır Üretimi)

90cn + 3ir + 4hr.5Nir = 30ir               (Demir Üretimi)

Şimdi kısaca açıklarsak, üretim sürecinde mısırı kapitalist tüketim metası, demiri ise kapitalist yatırım metası olarak düşünelim.  Mısır sektöründe girdi olarak 250 kilo mısır tüketimi ve 12 kilo demir tüketimi yapılmakta ve 10 işçi üretim sonucunda elde edilecek miktar için gerekli olan emek zaman olarak günde 4 saat çalışmakta, bu 4 saat sonrası 400 kilo mısır üretimi çıktı olarak elde edilmektedir. Demir sektöründe ise, 5 işçi gerekli emek olarak 4 saat çalışma süresince 90 kilo mısır ve 3 kilo demir kullanmakta, 4 saat sonucunda 30 kilo demir üretimi yapılmaktadır. İşçilerin günlük ücretleri 4 kilo mısır + 1 kilo demirin değerine eşdeğer olduğunu ve bu ücretin bir günlük temel ihtiyaçlarını karşıladığını varsayalım. Şimdi tüm bu üretim sürecini bir tabloya dökelim.

 

Tablo 1: Artık Değersiz Üretim

 

Mısır İşkolu

Demir İşkolu

   Toplam

Mısır Kullanımı

250

90

340

Demir Kullanımı

12

3

15

İstihdam

10

5

15

İşçi Saatleri

40

20

60

Toplam Ürün

400

30

 

Toplam Girdi

340

15

 

Net Ürün

60

15

 

Reel Ücret

60

15

 

Artı Ürün (Kar)

0

0

 

 

 

 

 

 

 

Tablo 1 de gözüktüğü gibi tüm ekonomide kullanılan mısır miktarı 340 kilo iken üretilen mısır miktarı ise 400 kilo, kullanılan demir  miktarı 15 kilo iken üretilen miktar 30 kilo. Yani, günün sonunda 60 kilo mısır ve 15 kilo demir fazlalığı gözükmekte. Fakat bu fazlalık toplamda kullanılan 60 saatlik insan emeğinin maddede cisimleşmesine denk. Bunu şöyle bulabiliriz: İşçilerin günlük ücretleri = 4 kilo mısır + 1 kilo. Dolayısıyla, toplamda 15 işçi çalıştığına göre 15x4=60 ve 15x1=15 ile fazlalık olarak gözümüze çarpan bu miktar tümüyle işçilerin emeklerinin karşılığı olarak ödenmekte. Kısacası ekonomi de herhangibir artık değer üretim, ya da kapitalistin işçilerden zapt edeceği kar mevcut değildir.

Günlük hayatımızda da gözlemlediğimiz üzere hiçbir sektörde hiçbir işçi 4 saat çalışmamaktadır. Ülkemizde yasal üst sınır haftalık 45 saat olmasına karşın OECD 2017 verilerine göre[iii] haftalık çalışma saati ortalaması 47.7 saat, nitekim bazı sektörlerde çalışma saatlerinin daha da uzun olduğu bilinmekte. Şimdi biraz daha gözleme dayanarak ekonomimizdeki işçilerimizi günlük 8 saat çalıştığını varsayalım. İş saatleri iki katına çıkan işçilerin üretim sürecinde kullandıkları mısır ve demir miktarları da iki katına çıkartılmıştır. Dolayısıyla süreç sonundaki üretim de bir önceki senaryonun iki katını bulmuştur. Şimdi tablomuzu güncelleyelim.

 

Tablo 2: Artık Değerli Üretim

 

Mısır İşkolu

Demir İşkolu

   Toplam

Mısır Kullanımı

500

180

680

Demir Kullanımı

24

6

30

İstihdam

10

5

15

İşçi Saatleri

80

40

120

Toplam Ürün

800

60

 

Toplam Girdi

680

30

 

Net Ürün

120

30

 

Reel Ücret

60

15

 

Artık Ürün (Kar)

60

15

 
     

 

 
 

İşçiler ilk senaryoya göre iki katı daha fazla çalıştırılmış, üretim iki kartı artmış fakat maaşları artmamıştır. Ortaya çıkan artık ürün ise kapitalistin cebine kar olarak girmiştir. Gerçek hayatta da yaşanan bizzat budur. Marx üretim sürecinde kullanılan girdileri ikiye ayırmıştır: değişir sermaye (artık üründe cisimleşen emek yada onu ortaya çıkaran emek) ve değişmez yada sabit sermaye (üretim araçları yani içerisinde ölü emek veya kullanım değeri barındıran üretim metası; örneğimizdeki mısır ve demir). “...O halde sermayenin, üretim araçlarına, yani ham maddelere, yardımcı maddelere ve emek araçlarına çevrilen kısmı, üretim sürecinde değer büyüklüğünü değiştirmez...”[iv] Marx’ın bahsettiğinden anladığımız kadarıyla üretim araçları hiçbir zaman değer yaratamaz. Marx’ın anlatımı ile içlerinde bulunan daha önceden harcanmış emek yada ölü emek çıktıya işgücü vasıtasıyla aktarılır. Ortaya çıkan değer ise artık üründe cisimleşen ve kapitalist tarafından işçiden sömürülen insan emeğinden başka birşey değildir. Dolayısıyla 21.yy’da ortaya çıkan bu muazzam zenginlik bizzat burjuvazi tarafından gasp edilen emeğe ait olan ürünler yığınıdır. Emek mücadelesinin en temel ahlaki dayanağı da bizzat burada yatmaktadır.

 


[i] Sraffa, P., & Şenesen, Ü. (2010). Malların mallarla üretimi: iktisat kuramını eleştiriye açış. Yordam Kitap.

[ii] Shaikh, A. (2016). Capitalism: Competition, conflict, crises. Oxford University Press., Chp.

[iii] https://stats.oecd.org/index.aspx?DataSetCode=ANHRS

[iv] Marx, K. (2013). Kapital (Cilt 1, M. Selik ve N. Satlıgan, Çev.). İstanbul: Yordam Kitap.: 210