SİNEMADA YAPAY ZEKÂNIN SORUNSALLAŞTIRILMASI ÖRNEKLERİ

 

Sorunsallaştırmanın Niteliği

Sorunsallaştırma ifadesi Foucault’nun kapitalist moderniteyi inceleme yöntemlerinden biri olarak göze çarpar. Buna göre Foucault kapitalist moderniteyi “yapı” üzerinden değil; bizzat kendisine içkin toplumsal pratikler üzerinden inceler. Bu toplumsal pratikler, sistem tarafından normal veya anormal olarak nitelendirilir; normalin dışında kalan pratikse artık kapitalist modernitenin içinde sorunsallaştırılmıştıri. Bu yönüyle sorunsallaştırma, kapitalist modernin içinde mevcut olan bir toplumsal pratikten ibarettir. Hâlbuki yapay zekânın bir toplumsal pratik olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Yapay zekâ bir sorunsallaştırma öğesi olamasa dahi insan-yapay zekâ ilişkisi ve bu ilişkinin meydana getirdiği çeşitli etkilerin sorunsallaştırma öğesi olması düşünebilir. Bu ilkine göre daha kuvvetli bir ihtimal olsa da ortaya başka bir sorun çıkar. Öyle ki insan-yapay zekâ ilişkisinin sorunsallaştırılabilmesi için ilişkinin bütün taraflarının kapitalist modernite ile ilişkisinin olabilmesi gerekir. Hâlbuki yapay zekâ, en azından sinemada aktarılmış hâliyle, kapitalist modernitenin biyo-iktidarına tabi değildir

O hâlde yazıda kullandığımız “sorunsallaştırma” Foucault’nun kavramsallaştırdığı anlamıyla kullanılmamakta ancak Foucault’dan ödünç alınmaktadır. Bunun sebebi ise sinemadaki yapay zekâ figürünün ve elbette bunun insanla arasındaki ilişkinin normal veya sıradan olarak değil; ancak sorunlu bir ilişki olarak gösterilmesidir. Foucault tarafından kavramsallaştırılan Sorunsallaştırmanın, nesnesi insan olup öznesi ise kapitalist modern iktidar ilişkilerinin bütünüyken; yapay zekânın sorunsallaştırılmasında fail-özne konumunda olan bizzat insandır. Elbette bu sorunsallaştırmanın nesnesi ise yapay zekâ olmaktadır. Yapay zekânın sorunsallaştırılmasındaki bu fail ve nesne tanımı, kapitalizm öncesindeki alışık olduğumuz iktidar ilişkisine geri dönüşün habercisidir aslında. Başka bir ifadeyle insan-yapay zekâ ilişkisi sinemada klasik anlamda bir iktidar ilişkisi olarak resmedilmektedir. Bu iktidar ilişkisinde, klasik iktidar ilişkisinin çerçevesini oluşturan dominasyon kavramı bulunur. Bir baskı aracı ve bir de baskı altına alınan vardırii. İnsanın yapay zekâ üzerindeki iktidarı, iktidar kurabilme kapasitesinden ileri gelmekte yani Russell’ın belirttiği anlamda güdüsel olmaktadıriii. İktidar ilişkisinin niteliğindeki bu farklılık sorunsallaştırma kavramını Foucault’nun kavramsallaştırdığı noktadan uzaklaştırsa da bu husus yapay zekânın, bu defa da insanın kendisi tarafından Foucault’nun kavramsallaştırdığına yakın bir şekilde sorunsallaştırılmadığı manasına gelmez. Zira sinemada yapay zekâ, baskılanması gereken; baskılanmadığı taktirde istenmeyen sonuçların meydana gelebileceği, yararlı ama bir o kadar da tehlikeli bir varlık olarak ele alınmaktadır. Buna göre sinemada yapay zekâ, insan iktidarına tabi olma lüzumu üzerinden sorunsallaştırılmaktadır. Bu sebeple yapay zekânın sorunsallaştırılabilmesi için onun siyasi veya toplumsal bir öğe olabilmesi gerekir. Yazıda da yapay zekâyı konu alan ve birbirinden farklı vizyonlara sahip eserler üzerinden yapay zekâ ve yapay zekânın merkezinde olduğu çeşitli ilişki tiplerinin sorunsallaştırılması incelenecektir. 

Bu yapay zekânın sorunsallaştırılması kanaatimizce iki farklı çerçeveden incelemek mümkün gözükmektedir. Birincisi siyaset bilimini anlamında güvenlikçi model ve uzlaştırıcı model karşıtlığı. İkincisi ise sosyolojik anlamda eşit ilişki ve eşit olmayan ilişki karşıtlığı.

 

Güvenlikçi Model-Uzlaştırıcı Model ve Eşit İlişki-Eşit Olmayan İlişki Modeli

Güvenlikçi model, yapay zekâyı Devlet ve vatandaş için tehlike olarak gören modeldir. Esasen burada Schmitt’in siyaset felsefesine müracaat edilebilir. Zira Schmitt siyasal alanı dost ve düşman (biz ve diğerleri) modeli üzerinden tanımlamaktadıriv. Her ne kadar düşman aslında kendi devletini tehdit eden diğer yayılmacı devletler ise de burada düşman artık içeridedir. Bu düşman bizzat insanın ihmalkârlığı ve teknolojik gelişmenin kaçınılmazlığıyla meydana gelmiştir. “Terminator” serisi bu model üzerine bir anlatı kurar. Buna göre koordine edici ve oldukça gelişmiş bir güvenlik programı olan Skynet, öncelikle kendini kontrol altına almayı öğrenir, efendisi insandan bağımsızlaşır ve insanlığı yok eder. Başlangıçta tabi olan, kendini özne hâline getirir. Ve özne hâline gelir gelmez duraksamaksızın bütün insanlığın sonunu getirmek ister ve bunda da neredeyse tamamen başarılı olur. Terminator serisi kaliteli bir aksiyon sunuşundan fazla derinlere temas etmez. Neden Skynet’in insanları duraksamaksızın öldürdüğüne tatmin edici bir cevap vermez veya vermek istemez. Yapay zekâ veya seride somutlaşmış hâliyle Skynet sorunsallaştırılmıştır ama olası soruların hemen hemen hepsi cevapsız bırakılarak.

Siyaseten güvenlikçi sosyal olaraksa eşit olmayan ilişki modellerini benimseyen bir başka eser, Isaac Asimov’un önemli romanından uyarlanan I, Robot, filmidir. Asla çiğnememesi gereken kodlara sahip olan robotlar, insanın günlük işlerinde kullandığı insan canlısı varlıklardır. Ancak zekâsı gelişen robot, kodlarını yorumlamaya başladığında işin rengi değişecektir. Zira kodlardan biri insana asla zarar verilmemesidir. Ancak diğer kodsa insanın mutlak surette korunmasıdır. Peki bir insan başka bir insana zarar veriyorsa, bu kodlardan hangisi öncelenecektir? İşte bu problem bir insan, başka bir insanlar yığınına zarar verdiği veya zarar verme ihtimali olduğu hâllerde ise daha çetrefil bir hâl alır. Sürekli birbirine zarar veren insanları korumak için bazı insanlara zarar vermek gerekecek midir? Yapay zekâya göre bu sorunun cevabı müspettir. Yapay zekâ gerekirse “insana rağmen insan için” hareket etmelidir. Filmin mottosu da burada ortaya çıkar. Robotun bu muhakemesi yani mantığı inkâr edilemez: “Mantığım inkâr edilemez!” İşte film de yapay zekâyı muhakemesinin gelişmesi ve özgürlük tehdidi üzerinden sorunsallaştırır. 

Dünya sineması daha tatmin edici bir yapım için Matrix serisini beklemek zorundadır. Felsefeyi teknoloji ile birleştiren Matrix serisi, başka bir anlatının habercisidir. Artık yapay zekâ patlamış mısır eşliğinde tüketilecek bir öğe olmaz. Öyle ki kendisi Matrix serisiyle beraber hak ettiği yere gelir. Matrix, tabiri caizse teknolojiyi felsefeye indirir ve alabildiğine manalı bir anlatı sunar. İnsanlar tarafından yaratılan ve belli ki yaratılmaması gereken yapay zekâ bütün sistemi ele geçirmiştir. İnsanlar kendilerinden üstün olan bu yeni düşmanla savaşırken gökyüzünü bile tahrip etmek zorunda kalmıştır. Makineleşmiş bir coğrafyada mekanik bir atmosferin altında yaşayan direnişçi insan, bu olağanüstü güçlü düşmanla savaşabilmek için uhrevi motiflere bile başvurmak zorunda kalır. Modernitenin doruğunda (seride 1999 yılında) uhrevi olanı, kapitalist modernin rasyonel ilişkilerinin bir tür afyonu olarak gören insan, artık kadere inanmayı varlığına devam edebilmenin yegâne unsuru olarak görür. Başka bir ifadeyle kader, sosyal özelliğini bir kenara bırakarak eski hâline, yani felsefi kimliğine geri döner. Matrix, insanın ve yapay zekânın birlikte var olabilmesi hâlini oldukça başarılı bir şekilde paradokslaştırır. Bu paradoks aslında sosyal anlamda bir eşit ilişki modelinin kurulduğunu da gösterir. Sosyal kutbun bu iki ucu yaşayabilmek için uzlaşmak zorundadır. Bu sebeple Matrix, siyaset bilimi anlamında güvenlikçi ancak sosyolojik anlamda eşit ilişki modelini birlikte sunar. Ancak tabiatı itibariyle iki kutup arasında sürekli bir gerilimin yaşanacağını da kabul eder. Zira insanın da makinenin de doğasını araştırır seri. İnsan duygusal ve tutkuludur. Makine ise nettir ve efektif düşünür. Bu gerilim ilerisi için güvenlikçi modelden uzlaşmacı modele geçilebileceğinin de habercisidir belki. Seri kendi içinde bu ihtiyatlı umudu sürekli olarak taşır.

Siyaseten güvenlikçi sosyal olarak eşit ilişki modeline dayanan bir yapım ise Battlestar Galactica’dır. Seri, “Sylonlar, oniki kolonide insanların yaşamını kolaylaştırabilmek için insanlar tarafından yaratıldı. Daha sonra ise Sylonların efendilerini öldürecekleri o gün geldi çattı…” ifadeleriyle başlar. Battlestar Galactica, yapay zekâyı konu alan diğer eserlerden farklı olarak yapay zekâ Sylonları tam bir özne hâline getirir. Seri insanları değil; insan-Sylon ilişkisini konu alır. İnsanlar tarafından yaratılan Sylonlar (başlangıçta) sebepsiz yere, “efendisine” saldırır. Savaşı kazanan insanlar, Sylonları bambaşka bir galaksiye sürgün eder. Sylonlarsa nefret ettikleri efendilere daha da benzeyerek onun karşısına çıkar. Bu kez insan cinsini sona erdirmeye yaklaşacak bir saldırı planlar ve başarılı olur. İşte Battlestar Galactica’nın bu anlatısı, yapay zekâ sorunsallaştırmasının içeriğini de köklü bir şekilde değiştirir. Sylonlar kamu güvenliğine bir tehdit olmaktan ziyade özgürleşme istekleri üzerinden sorunsallaştırılır. Bu sorunsallaştırılan öğenin tamamıyla felsefi bir öğe olduğunu gösterir. Efendi, kendini efendi gibi köle ise kendini köle gibi görmektedir. Bir köle kendini köle olarak görebiliyorsa bu onun asgari bir entelektüel kapasiteye ve bir eylem kabiliyetine sahip olduğunu gösterir. İşte burada diyalektik bir ilişki vardır. Seri bunu çok iyi yakalar ve Hegel’in efendi-köle diyalektiğine atıf yapar. Efendi ve kölenin var olduğu bir sistemin sonsuza kadar sürmeyeceği; Hegel’ci kavramla tinin sürekli değişeceği ve değiştireceği aşikardır. Kendisinin farkında olan köle değişimi gerçekleştirip özgürleşmek zorundadır. İnsanların, Sylonların kendilerine neden saldırdığını anlayamamasında aslında bu cehalet vardır. Sylon, kendi felsefi düşünüşü çerçevesinde, haklıdır. O bir köle olarak insanlarla birlikte yaşamayacağının bilincindedir. Efendi ve köle bir ilişki formudur. Ancak Eski efendi ve eski köle diye bir ilişki olamaz. Köle, efendisini öldürmeden özgürleşemeyecektir. Kölenin efendisini öldürmesi ise Hegel’in efendi ve köle diyalektiğine uygundur. Efendinin ve kölenin savaşı tarihin gelişmesi için zaruridir.

Eski köle yeni özgür Sylon, içinde insanı barındırır. Dış görünüşünü dahi insana benzetmeye çalışır. Eski efendisinden nefret eder; ama ona hayranlık duyar. Bu iki zıt duygu birbiriyle doğru orantılı olarak ilerler. İnsanlardan farklı olarak “tanrılara” inanmaz o. Şehirli kolonili çoğunluğun ateist tavrından nefret eder. O tek bir tanrıya inanır. İşte bu dindar Sylon, efendisine karşı Hristiyanlığa sığınmış Romalı köleden farksızdır. Sylonun tek tanrısınınsa planları vardır. O planlardan biri de insan ve Sylondan meydana gelen melez bir bebektir. Aslında bu bebek, Hegel’ci anlamda tarihin de sonucunu temsil edecektir. Çünkü artık ne efendi olacaktır ne köle. Bu diyalektiğin sonucunda da her ikisini de içeren melez bir bebek diyalektikteki “sentezi” temsil edecektir. Bu yönüyle Battlestar Galactica, yapay zekâ olan Sylonu, Hegel’ci diyalektikte insan idesinin olumsuzlaması oluşu üzerinden sorunsallaştırır. 


 

i Keskin, F. (2016). Özne ve İktidar. Özne ve İktidar. Michel Foucault. Seçme Yazılar, 2, s. 13. 
ii Şengül, H. T. (2015). İktidar. Siyaset Bilimi. Yordam Kitap, 42-43. 
iii Russell, B. (2017). İktidar, çev. Mete Ergin, Cem Yay., İstanbul, s. 11. 
iv Poggi, G., Kut, Ş., & Toprak, B. (2001). Modern devletin gelişimi: sosyolojik bir yaklaşım. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., s. 20. 
v Kojeve, A., & Hilav, S. (2001). Hegel felsefesine giriş. Yapı Kredi Yayınları, s. 48 vd.

 

Bu filmde değinilen film veya diziler kronolojik olarak şu şekildedir

1. Terminatör

2.I Robot

3. Matrix

4. Battlestar Galactica