Kurdaki yükseliş adı konulmamış bir kriz mi?

10 Ağustos 2018 saat 9:30 itibari ile dolar kuru 6,46 bandını, euro kuru 7.20 bandını gördü. ABD ile yaşanan Rahip Brunson gerilimi ülke ekonomisinde yaşanan yapısal sorunların yarattığı içten içe alevlenen krizi günyüzüne çıkardı. 2001’deki krizin nedeni nasıl Anayasa kitapçığının fırlatılması değilse bugünki krizin nedeni de Rahip Brunson olayı olamaz.

Ekonomideki yapısal problemin nasıl ortaya çıktığını anlamak için AKP hükümetinin iktidara geldiği 2002 Kasım ayından günümüze Kamu, Özel Sektör ve Toplam borç stoğuna bir göz atalım.

Tablo 1: Dış Borç Stoğu[i]

                                                                                              Kaynak: TC Hazine Bakanlığı

İktidara geldiğinde IMF Stand-by anlaşması sonrası krizden çıkış reçetesini önünde bulan AKP iktidarı bu anlaşmanın meyvelerini de özellikle 2008-9 finansal krizine kadar yedi. Dünya piyasalarında ucuzlayan dolar, gelişmekte olan ülkelere akmıştı. Doların ucuzluğundan faydalanan iktidar yatırımların büyük bir kısmını hem kamu eliyle hem de özel sektöre kamu ihale kanunlarını sürekli değiştirerek sunduğu desteklerle inşaat sektörüne yaptı. İktisat literatüründe “Minsky Finansal istikrarsızlık hipotezi” olarak bilinen hipotez: Ekonomi, genişlemeyle birlikte karların sürmesi yani yatırımların devam etmesiyle birlikte normal şekilde işlemektedir. Yatırımların gelecekteki kar beklentilerine göre yapılmasına dayanarak firmalar borçlanırlar. Ekonomideki genişlemeyle birlikte faiz oranlarının yukarı doğru hareketi, geçmiş dönem borçlarının finanse edilmesini zorlaştırır. Faiz ödemelerinin artması şirketlerin net karlarını düşürür. Buna ek olarak bir süredir yaşamakta olduğumuz gibi, belirsizlik,i gelecekte elde edilmesi düşünülen karların geçmişteki borçları karşılayamayacağı düşüncesi ile finansal krizleri doğurur. Burada en önemli nokta, kredilerin üretici sektörlere kanalize edilmesidir. Bu sektörler dışında, inşaat sektörü gibi üretici olmayan sektörlere yapılacak finansmanlar, finansal sistemdeki aşırı borçlanmanın ve sonucunda krizin temel nedenidir. Tablo 1’de zaman içerisinde özel sektör borcunun sürekli arttığını görmekteyiz. Bu borçlanma elbette ekonomideki genişlemenin de sonucu olarak gelecekteki kar beklentilerine güvenilerek yapıldı. Fakat bu finansman üretici sektörlere kanalize edildi mi? Bu noktada Tablo 2’ye dış ticaret açığına göz atıyoruz. 2002’den bu yana dış ticaret açığı probleminin çözülmemesi ve  artan bir trend izlemesi, bu açığı finanse etmenin zorundalığını sürdürdü. Nitekim, kamu ihale kanunlarının sürekli değiştirilmesi ile inanılmaz boyutta kar oranlarına ulaşan inşaat sektörü ülkemizde bu yıllarda gözde sektör haline geldi. Hemen hemen bütün büyük sermaye grupları bu sektöre girdi. Gelecekte gelir getirisi olmayan inşaat sektörünü yatırımdan ziyada tüketim olarak da görebiliriz.

Tablo 2: Dış Ticaret Açığı[ii]

                                                                                                 Kaynak: Tuik

Minsky’nin açıklamasına geri dönersek, finansal krizlerle ilgili üç temel gelişme şöyledir: (1) kısa dönemli kredi kullanımındaki artış, (2) ekonomide likiditenin azalması, (3) kısa dönemli faiz oranlarındaki yükselmeler.[iii]  Süreç içerisinde sürekli borçlanan özel sektör 2018 ilk çeyreği ile 325 milyar dolarlık toplam borç stoğuna ulaştı. Bunun 98 milyar doları kısa dönemde ödenmesi gereken toplam miktar. Görece daha iyi durumda olan Kamu borç stoğu 2018 ilk çeyrekte 140 milyar dolara ulaşırken; bu miktarın 24 milyar doları kısa dönemde ödenmesi gereken toplam borç miktarı. Dolayısıyla, 2018 ilk çeyrek itibari toplam borç stoğu 466 milyar dolar iken; ki bu rakam Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın %52,9’una eşdeğer,  kısa vadede ise finanse edilmesi gereken toplam borç miktarı 122 milyar dolar. Bu borç öyle yada böyle ödenecek. Bu noktada ekonomideki genişlemenin yerini yavaşlamanın alması, işsizliğin artması bir sonuç olarak önümüzde duruyor. Tabi bu yavaşlamaya birçok sektör dayanamayacaktır.

Ekonominin tüm bu sıkıntıları konuşulurken adı konmamış bu krizin faturasını elbette işçi sınıfı ödemekte. Tablo 3’de gördüğümüz 2018 yılı Dolar kuru üzerinden işçilerin aldığı ücretleri hesaplayalım. 2018 yılı 1603 TL olarak açıklanan asgari ücret, yıl başında 425 dolar iken 10 Ağustos 2018 saat 16:00 itibari ile 250 dolara gerilemiş halde. Yıl başındaki alım gücü şu an itibari ile 2600 TL lik bir asgari ücrete tekabül ediyor. Yıl içerisinde karını dengelemek üzere kur yönlü gelen şoklara karşı sürekli fiyat artışına giden firmaların hareketini, 2018 enflasyonundaki yükselen trendden çıkarmak mümkün. Bu durumda, işçi sınıfı ise tükettiği hemen hemen her ürünün dolar kuruyla fiyatının yukarı doğru hareket etmesi ile alım gücünü çok ama çok kaybetti. Hangi şirketlerin kurtarılacağının konuşulduğu bu günlerde işçilerin yani adı konmamış bu krizin faturasının ödetileceği halkımızın göz ardı edilmesi sınıf siyasetinin zorundalığını bir kez daha gözler önüne seriyor.

 

Tablo 3: 2018 yılı Dolar Kuru[iv]

                                                                                                        Kaynak:Bloomberg

 



[i] https://www.hazine.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri

[ii] http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1046

[iii] Cin, M. (2012) Post-Keynesyen İktisat. Efil Yayınevi, 72-73

[iv] https://www.bloomberght.com/doviz/dolar