Irgatlık ettiği köyden şehre göçen Cabbar, yoksul bir arabacıdır. Anası, karısı, beş çocuğu ve kendisine ek iki de atı vardır, yaşatması gereken. Gece gündüz çalışmasına rağmen eline bir şey geçmez; evinde tenceresi zor kaynar. Bakkal, atçı, yemci, araba tamircisi derken tencerenin kaynamasını sağlayacak tüm ilişkiler ağının öteki ucundakilere borçludur. Film boyunca anlatılan yaşam mücadelesinde Cabbar’ın umudunu bağladığı nesneler ve düşünceler, çaresizliğin boyutu ile ilişki içerisindedir. Başlarda umut nesnesi bir piyango bileti iken atının da ölümü sonrasında artan çaresizlik ile eski ağalardan beklenen yardıma, daha sonra kurşunsuz tabancaya dönüşür. Filmin ilerleyen bölümünde geçim aracının alacaklar tarafından satışa çıkarılması ile her şeyinin kaybeden Cabbar, Hasan’ın define hayalini umut edinir. Burada resmedilen olaylar bizzat Kapitalizmin mülksüzleştirme yolu ile üretim araçlarını ellerinden alıp şehirlere sürdüğü ve geçim derdine düşürdüğü yığınları, umut ve bekleyiş içerisine sürmesinden ibaret. İzleyiciye sunulan umut nesnesi filmde sürekli dönüşüme uğrar. Biçim değiştiren umut, filmde geçim aracının da kaybedilmesinden sonra tamamıyla hayali hale bürünür. Cabbar’ın sefaletinin ne kadar derinleştiğinin göstergesidir. Kırk lira ile ailesini geride sefalet içinde bırakttığı sırada “...Allah yüzümüzü güldür, bir arabayla bir at, bana acımıyorsan bu çocuklara acı, biz çok çektik, bari bu çocuklar çekmesin...” diye dua eden Cabbar’a ‘Rabb’inin yardımı yakın mıdır?’ Düşerler yollara sırtlarında kazma kürek, önlerinde eşek ile Cabbar, Hasan ve Hüseyin Hoca. Cabbar’ın sefaleti Ceyhan’ın kurak topraklarına, kuru ağaçların diplerine kadar uzanır, daha da derinleşir. On gün sürmesini planladığı ve ailesini sefalet içerisinde bıraktığı bu umut yolculuğunda bir ay geçmiştir. ‘Çor çocuk açtır, ne yerler?’

Filmde Cabbar’ın arabasında Hasan ile geçen şu konuşma: “...Paran olunca her iş iyi olur. Paran olunca kebap yen, paran olunca tatlı yen, şarap içen, iyi yataklarda yatarsın. Parası olunca adam kuyvvetli olur, parası olunca adamın evi, avradı olur, evinde tenceresi kaynar, çocukları olur. Paran olmadı mı idi de dünyada senden kötüsü, senden pisi yoktur. Her yerden kovarlar seni. Fakirin yüzü soğuktur. Niye soğuktur Cabbar kardeş, mesela kış gününde en soğuk vaktinde cebinde paran olmadı mı, yaz gününde üşürsün, neden? Çünkü para adamı sıcak tutar...”[i] , kapitalist üretim biçiminin Marx’ın formülasyonu ile P-M-P* biçimini[ii], yani son aşamasını aldığını göstermekte. Yani para meta, artık kapitalistin yanı sıra üretim araçlarını kaybeden işçi sınıfını da peşinden sürükler. Filmin çekildiği yıl düşünüldüğünde Yılmaz Güney’in, Türkiye’nin küresel finans kapitalizmine tamamen entegre olmasına on yıl gibi bir zaman kaldığı yıllarda, bu hazırlık aşamasını ve sistemin nereye evrileceğini ustalıkla tahlil ettiği ortaya çıkmakta. Çeşitli sahnelerde de bu entegrasyon sürecine göndermeler yapılmakta; filmin başındaki araba sahnesindeki reklam panolarında, büfenin önündeki afişlerde uluslararası şirketlerin ülke piyasasına girmekte olduğunu görüyoruz.

Cabbar’ın çevresine örülmüş olan ekonomik ilişkiler ağının filmdeki tüm toplumsal ilişkileri belirlediği açıktır. Cabbar, bakkalın, yemcinin, atçının, tamircinin karşısında borçlu olarak yer alır. Kapitalizmin tıpkı bugün de olduğu gibi nesne haline getirdiği öznelerden[iii] biri olan Cabbar, ne yaparsa yapsın yoksulluktan kurtulamaz. Suç kendisinde değildir. Sistemin ona biçtiği rol, o kadar kesin ve bariyerlerle kaplıdır ki kurtuluş yapı içerisindeki hareketler ile mümkün değildir. Film bu gerçeği sürekli resmeder. Filmin başlarında göze çarpan arabacıların örgütlenişine, konuşmalarına bir o kadar da yabancıdır Cabbar. İçinde var olduğu sınıfına olan bilinçsizliği umudunu sürekli bir beklentiler zinciri içerisine bağlamasına neden olur. Yılmaz Güney bu noktayı şöyle belirtmişti: “Halk gelecek şeyin ne olduğunu, hatta umudun ne olduğunu da bilmiyor. Bizim halkımız devamlı bir bekleme içindedir. Benim anlattığım umut, aslında bu bekleyişin hikayesidir. Aldatıcı bir umudu anlatmak istedim. Umut, bizim hayatımızın bir parçasıdır. Ayağı yere basan bir insan boş şeyleri hayal edip umutlanmaz. Toplum belli bir düzeye ulaştığı zaman insanlarda hayale dayanan umutlar kalkar. “Umut”, düzen bozukluğunun simgesidir.”[iv]

Sistemin kendisinin yarattığı umut biçimleri, kimi zaman bir piyango bileti, kimi zaman ağanın lütfedeceği bir at, kimi zaman da tamamen aldatıcı bir define hayali ile kendini tekrar gösterir. Sınıfa olan bilinçsizliği bir yandan da yoksulluk ve geçim derdini besler. Bu ikili olabildiğine acımasızdır . Öyle ki, tamamıyle suçsuz olduğu ve atının öldüğü araba kazası sonrası karakolda kendini gösterir bu acımasızlık. Cabbar yoksuldur, bu yüzden suçludur da. İskemlede oturan zengin adamın ikram ettiği sigarayı içen komiser, ayakta bekletilen ve kendini ifade etmeye çalışan Cabbar’ı sürekli “Kes lan!”, “Ben bilirim arabacı milletini...” gibi cümlelerle keser. Yoksulluğu yüzüne yüzüne vurulan Cabbar, suçludur. Bu suç, zengin adamın “Komiser Bey, idare edin barışalım. Fakirdir kendisi.[v]” sözleri tekrar tekrar izleyiciye gösterilir. Aslında tüm sahnede, Yılmaz Güney egemen sınıfın bürokrasi ile olan organik ilişkisini gözler önüne serer. Ekonomik gücün siyasi ve politik gücü simgelemesi, karakol sahnesinde, işçi sınıfının temsilcisi Cabbar’ın suçlanarak ezilmesi ile gösterilir. Daha sonra, sefaletin var ettiği suç, kızı Cemile’nin İngilizce imtihanında kendini tekrar gösterir. Bilgisizliği ve sefaleti yüzüne vurulan Cemile’nin yırtık ayakkabıları sınav ortasında konu olur, babasının mesleği sorulur. Yoksulluk o denli acımasızdır ki Cemile sınıfta kalır. Film boyunca verilen yaşam mücadelesinde, Cabbar’ı sistemin içerisinde var olmaya iten sürekli bir aldatıcı umut biçimi vardır. Bu umut bir yandan da sınıfa olan bilinçsizliği beslemektedir. Bugün itibari ile de devasa boyutlara oluşan işsizlik oranları; genç işsizler yada üniversiteli işsizler, bizlere bu umut biçiminin ne denli aldatıcı olduğunu tekrar tekrar göstermekte. Sınıf bilincine olan kayıtsızlığı da işçi sınıfını oluşturan çalışan kesimin yalnızca yüzde 12,76’sının sendikalı olmasında görmekteyiz[vi]. Kaldı ki ülkemizde çalışma saatlerinin uzunluğu ve çalışma koşullarının zorluğu, devasa işsizlik oranları düşünüldüğünde,  sınıf bilincinin ne denli hayati olduğu aşikar.  Umut aslında Cabbar’ın dışında bir yerlerde değil; bizzat Cabbar’ın kendisindedir. Ve Cabbar gibi olan binlercesinde. Bu noktada ünlü gökbilimci Carl Sagan’ın sözlerini hatırlamak gerekir: “Yaşadığımız bu topraklar, onu saran uzayın karanlığı içinde bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok!” Tabi, bu cümleler Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler kitabına yazdığı şu cümleler ile daha da anlam kazanmakta: “Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.” İşte Cabbar’ın aldatıcı umut biçimleri içerisinde bitmek tükenmek bilmeyen bekleyiş ile kaybolması, tam da umudun kendisinde olduğu gerçeğinin önüne perde çekmektedir.



[i] Guney, Y. (2017). Umut. İthaki Yayınevi, 45-46

[ii] Marx’ın Kapital birinci cildinde “Paranın Sermayeye Dönüşümü” bölümünde açıkladığı, sermayenin genel formülü ya da daha fazla paraya satmak için metanın satın alınması. Bu form, kapitalistin karşısında emek gücünü meta olarak bulması ile gücümüz biçimine bürünür. Bu aşamada, emek gücünü kapitaliste satan işçiler artık bu yolla para kazanıp, hayatlarını sürdürmek zorundadırlar. Çünkü başka alternatifleri kalmamış, üretim araçlarından mülksüzleştirme yolu ile yoksun bırakılmışlardır.

[iii] Marx’ın Kapital’in ilk cildinin birinci bölümünde ‘Metanın Fetiş Karakteri ve Bunun Sırrı’ başlığı ile sunduğu, meta  yada piyasa mekanizmasının üretici sınıfı kendi emeğine yabancılaştırarak nesne, kendisini özne biçimine sokması.

[iv] Guney, Y. (2017). Umut. İthaki Yayınevi, 146

[v] Guney, Y. (2017). Umut. İthaki Yayınevi, 47

[vi] Tuik Temmuz 2018 verisi.