İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hazal Çakmak yazdı: “Pınar’ın Bıraktığı Yerden: Akademinin Gündelikçileri”

Pınar’ın Bıraktığı Yerden: Akademinin Gündelikçileri

Hazal Çakmak

Bu günlerde -sanıyorum pandemi sebebiyle herkesin evlere kapanmasıyla da ilişkili olarak- yoğun biçimde tartışılan ve eleştirilen bir akademi meselesi mevcut. İnsanlar gerek muhalif akademiyi gerek iktidarı ve icraatlarını olumlayan akademiyi gerekse “objektifliğini korumaya çalışan” liberal akademiyi farklı açılardan tartışıyorlar. Tartışmaların odağını genel olarak akademide var olan bireylerin akademik yetersizlikleri, sosyal medyada varlık göstermeleri, birbirlerini pohpohlamaları ve “tutarsızlıkları” oluşturuyor. Tüm bunları okuyup on saniye boş bir duvara baktığınızda okuduklarınız kendi gerçekliğinizde nereye denk düşüyorsa gözünüzde o canlanıyor. Ben de bugün, dönen akademi tartışmalarına, ama daha da önemlisi akademi camiasının tümüne çok önemli bir eleştiri, bir katkı sunduğunu düşündüğüm, Pınar Eldemir tarafından yayınlanan ve akademide şiddet görüngülerine ilişkin saha deneyimlerinin aktarıldığı yazı dizisinin bıraktığı yerden devam etmek istiyorum. Hayatını, düzenini, aile hatta romantik ilişkilerini buna göre ayarlamış, akademi içerisinde var olmaya çalışan ancak yaptığı akademik çalışmalardan herhangi bir ekonomik gelir elde etmeyenlerden, kadrosuzlardan bahsetmek istiyorum. Yani dönen tüm tartışmaları okuduktan sonra duvara bakarken kafamda canlanan şeyden.

Akademi, bilhassa sosyal bilimler alanında çalışıyorsanız, çoğu zaman kendinizi yetersiz hissettiğiniz ve ne kadar uğraşırsanız uğraşın ideal bulduğunuz kişisel donanıma sahip olamayacağınız fikrini devamlı yeniden üreten etmenlerle dolu bir yol. Bu, kimi zaman tez danışmanınız, kimi zaman arkadaşlarınız, kimi zaman da kim olduğunuza dair hiçbir fikri olmayan, dahası sizinle eşit koşullarda mücadele etmek zorunda kalmamış insanlar tarafından tetikleniyor. Bu duruma “mansplaining” de eklenince; her şeyi göze alarak, heyecanla ve aşkla yürüttüğünüz akademik faaliyetler, ruhunuzu gün gün kemiren bir ıstıraba dönüşüyor. Bunun sanki sistemsel bir sorun değil de benim özgüvenime ilişkin bir gedik olduğunu düşünenler olacaktır. Ancak biliyorum ki bu yalnızca bana ait bir endişe değil.

Es kaza bu yola girmediyseniz ve lisanstan beri bunun hayalini kuran biri olduysanız, akademi muazzam uzun bir süreç. Buna ek olarak bir de sizi ekonomik anlamda geçindirecek, ödeyeceğiniz kira yerine yazacağınız makaleyi düşüneceğiniz zamanı yaratacak bir geliriniz yoksa çok daha uzun geliyor. Bu süreçte kendinizi, sevdiğiniz işi yaptığınıza dair motive etmek için de elinizde yeterli done yok. Zira gerçekten akademinin içinde misiniz, ne yapıyorsunuz, işsiz misiniz, yaptığınızın bir anlamı var mı asla emin olamıyorsunuz. Bu, birileri tarafından onaylanma veya takdir edilme beklentisinden daha farklı bir şey. Sanıyorum benzer konumlanışlara sahip olanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Eğer ders döneminde değilseniz ya da yeni mezun olduysanız, her günmesaisi, başı sonu, sistemi belli olmayan bir biçimde okumaya, yazmaya devam etmek; bunları yaparken akademi dışında, hayatınızda gelişen olayları akademiye olumsuz bir etkide bulunmaması için kontrol altında tutmaya çalışmak, kısacası her şeyden sıyrılıp o masanın başına oturmak hiç kolay değil. Çünkü dikkatiniz bir anlığına dağıldığında, bunu neden yaptığınızı sorgular hale geliyorsunuz dönem dönem.

Lisanstayken çok sevdiğim hocalarımdan biri memur çocuğu olduğumu duyduğunda, akademiden derhal uzaklaşmam gerektiğini, aksi halde çok zorlanacağımı söylemişti. Belki eleştirilir belki anlaşılır. Ancak doğru olduğunun altını çizmek istediğim çok önemli bir husus var burada: Akademi sınıfsal gerçekliğin en fazla hissedildiği alanlardan biri. Devlet okullarında okumuş, yabancı dil öğrenme ayrıcalıklarından faydalanamamış; ilgisini yönelttiği akademik metinlerde geçen tiyatro oyunlarına, Rönesans metinlerine erken gençliğinden itibaren aşina olmayan, yurtdışına çıkmamış, kültürel sermayesi ite kaka orta sınıfa tekabül eden insanlar için koşullar diğerleriyle eşit değil. Hele ki neoliberal deliliğin akademideki tezahürü olan verimlilik ve kendini asla yılmadan, devamlı geliştirme oyununa diğerlerinin minimum iki yabancı dille başladığını düşünürsek.

Akademik hayatını devam ettirmek isteyen ancak bu süreçte çoğunlukla maddi, bunun yansıması olarak da manevi anlamda direnci kırılan, “biraz para biriktireyim geri dönerim” diyerek akademik yolculuğunu yarıda bırakıp özel sektöre geçmek zorunda kalan çok sayıda arkadaşım oldu. Üzülerek söylemek zorundayım ki hiçbiri akademiye geri dönemedi. Nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde dışarıdan durağan görünen, ancak asla öyle olmayan bu tempodan bir kere çıktıktan sonra hem maddi hem manevi anlamda geri dönmenin ne kadar zor olduğuna defalarca kez şahit oldum. Benzer saiklerle insanlar -eğer bulabilirlerse- transkripsiyon, çeviri gibi “akademinin gündelikçileri” olarak, çeperde kalan günlük işleri yaparak kazanç elde etmeye çalışıyor. Karşılığında komik harçlıklar aldığınız bu işler hem emeğinizin hem de akademideki varlığınızın değersizleştirilmesi sürecine katkıda bulunuyor. Siz yine de fazla uzaklaşmamak için, özel sektöre girmek yerine akademi çeperindeki işlerle uğraşıyorsanız ve kendinize bir ev tutmak yerine -eğer böyle bir lüksünüz(!) varsa- ailenizle yaşamaya devam ediyorsanız, bu kez bambaşka bir mücadele alanı doğuyor. Akademik uğraşlarınızı sürdürmek için ayırdığınız vaktinizi ailenizle koordine etmek durumunda kalıyorsunuz. Örneğin feminist bir kadın olarak ev içi eşitsiz emek dağılımına karşı mücadele ederken, annenizin emeğinin sömürülmesine seyirci kalmak istemediğiniz takdirde bunu kendi çalışma zamanınızdan ayırarak bölüşmeniz gerekiyor. Evdeki diğer bileşenler bunu umursamadığı için bu kez siz de sömürülen bir nesneye dönüşüyorsunuz. Evde her gün başarısız olduğunuz bu mücadelenin sizin dışarıda verdiğiniz mücadeleyi nasıl baltaladığını, iç tutarlılığınızı sarstığını yalnızca hayal etmeyi deneyin.

İlginizi çekebilir  Tuğba Sivri: "Evin içinde bir hayalet dolaşıyor"

Ne zaman sonuçlanacağı danışmanın halet-i ruhiyesine bağlı olan bitirme tezleri, bunun yarattığı belirsizlik ve sıkışmışlık hali, akademi dışında devam eden hayatınızdaki maddi ve manevi sorumluluklarla birleşince fiziksel ve mental sorunlar kendini gösteriyor. Bu sırada liyakate dayanmayan mülakatlara, TC kimlik numarasına açılmış akademik kadrolara, para karşılığı yazdırılan tezlere rağmen inandığınız biçimde, sevdiğiniz şeyin peşinden gitmek için direnmeye çalışıyorsunuz.

Pek çok insan bu süreçlerin başka basamaklarını ya da benzerlerini bir arada yaşarken ve tam da akademinin tartışılmaya başladığı bir dönemde, birileri çıkıp muhalif akademisyenlerin eleştirileri arasındaki tutarsızlardan bahsediyor. Bakın, bu gerçekten bütüne yakın muhalif akademisyenleri kapsayan bir analiz olsa, hepimizin tartışması gereken bir sorun olurdu. Öte yandan bunu tartışan kişilerin -en azından tutarlılıktan bahsediliyorsa- politik konumlanışlarını çeşitli toplumsal olaylar doğrultusunda değiştirmemiş, mesela dün ak dediğine bugün kara demeyen, tutarlılık muhasebesi yapabilecek yetkinlikte bireyler olmaları gerekir diye düşünüyorum. Toplumda adaletsizliğe uğrayan çeşitli gruplar üzerinden yapılan siyaseti eleştirmeyi tercih etmek bir duruştur, bunu yaparken iktidarın kullandığı ayrıştırıcı dili benimsemek ve din tüccarlığı yapmak ise akademi hakkında geliştirilecek eleştirel fikirlerin kaynağı olamayacağınızın resmidir.

Yukarıda uzun uzadıya içimi döktüğüm şeyler, akademi sürecinde kadrosuz olmanın hayatlardaki tezahürüne ilişkin kendime ait bir kesit. “İyi senaryoyu yaşayanlar” olarak kabul edebileceğimiz, kadrosu olan genç akademisyenlerin; psikolojik ve fiziksel şiddet, taciz, itibarsızlaştırma, özgüvensizleştirme, kendini yetersiz hissettirme gibi pek çok korkunç olay yaşadığını da biliyoruz. Dolayısıyla akademiyi konuşmaya en tepedeki profesörlerden ve neyi yanlış yaptıklarından değil; en alttaki gündelikçilerden yani kadrosuzlardan başlamak gerekir diye düşünüyorum. Bugün burada tüm bunların yalnızca bana ait endişeler olmadığını söyleyebiliyorsam, bunu dayanışmaya ve dayanıştığım insanlara borçluyum. Bu yolda yürüyen insanlarla destek alıp veriyoruz birbirimize, yazılarımızı okuyoruz, eleştiri veriyoruz, bir yerde sunum yapmadan önce birbirimize sunuyoruz, düştüğümüzde kaldırıyoruz birbirimizi. Biz Universus’u bu sebeple kurduk. Köhne bir düzenin parçası olmak istemeyen, ancak o düzeni köhne halde bırakmaya hiç niyeti olmayan insanlar olarak bir araya geldik, dayanıştık, birlikte büyüdük, güçlendik. Alternatif bir akademi anlayışının var olabileceğine inandık. Yukarıda tartıştığım tüm olumsuzluklara rağmen akademide kalmak isteyen, ancak kendini kaybolmuş hisseden herkese söyleyebileceğim tek bir şey var: Dayanışmak güçlendirir!

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir