İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye Sivil Toplumuna Açık Mektup;

Ah haklar vah ihlaller!

Türkiye’de sivil toplum üzerine tartışmalar ve uygulama örnekleri 1990’larla birlikte yoğun olarak gündeme gelmeye başlamıştır. Türkiye’nin siyasal-toplumsal yapısının sonucu olarak “hak savunuculuğu” sivil toplum tartışmalarının merkezinde olduğu gibi sivil toplum kuruluşlarının (STK) örgüt yapısının nasıl olması (iyi yönetişim ilkelerinin örgüt yapısında uygulanması, kurumsal kapasite gelişimi gibi) gerektiğini de şekillendirmiştir. Eleştirdiği politikalara, yapılara alternatif üretme hedefi olan sivil toplum kuruluşları; aradan geçen 30 yılla birlikte hedef ve misyonlarına dair farklı yaklaşımlar oluşturmuştur. Sivil toplum kuruluşlarında katılımcı demokrasinin çeşitli mekanizmalarla işletilmesi, toplum tarafından dışlanmaya maruz kalmış grupların istihdamına yönelik pozitif ayrımcılık, cinsiyetçilikle mücadele, yatay örgütlenme, eşit işe eşit ücret gibi birçok konu alternatif yaklaşımlar oluşturma çerçevesinde değerlendirilebilir. Bu yaklaşımla örülen sivil toplum kuruluşlarının örgüt yapısı ve işleyişine dair, sorunsuz ve kurtarılmış alanlar olduğu ön kabulü ortaya çıkabiliyor. Kurtarılmış alana dair soru sormak bu ön kabulle birlikte neredeyse imkansız hale gelebiliyor. Bu imkansızlık, ‘kurtarılmış alanda’ yaşanan ihlalleri ve suistimalleri herkesin bildiği bir sır haline getirdi/getirmekte. Kamuoyu baskısı oluşturma ve savunuculuk amacıyla faaliyet gösteren birçok kuruluş; eşit işe eşit ücret politikası, açıklık ve şeffaflık, kararların çalışan ve gönüllüler ile alınması gibi uygulamalar iyi örnekler arasındadır. Ancak böyle iyi örnekler olduğu gibi politik bir iddiası olan ya da olmayan birçok sivil toplum kuruluşunda esnek ve gönüllü çalışmanın emek sömürüsüne dönüştüğü görülmekte; özlük haklarının belirsizleştiği ve iş-görev tanımlarının esnekleştiği bilinmektedir. Bu durumun, “Seni x pozisyonu için aldık ama bütçemiz az, az personel istihdam ediyoruz, burası bir dernek/stk/vakıf o nedenle herkes her işi yapacak, bu bir gönül işi, zaten her yerde böyle, herkes her işi yapar” gibi cümlelerle meşrulaştırıldığı görülüyor.

Kısaca, çerçevesini çizmeye çalıştığım bu tablo, içinde bulunduğumuz 2020 itibariyle hak savunuculuğu kavramından hareketle gerçekleşen uygulamaların sivil toplum kuruluşlarındaki tezahürünü anlatmayı amaçlıyor. İşe alım sürecinde çeşitli formlara bürünmüş emek sömürüsü, mobbing gibi giderek yaygınlaşan durumların sonucunda hem bizzat yaşadığım hem de çevremde benzer uygulamalara maruz kaldığını bildiğim/dinlediğim sivil toplum emekçilerinin deneyimlerini ortaya koymayı hedefliyor. Bu deneyimler, sivil toplum kuruluşlarının “kurtarılmış alanlar” olarak kabullenilmesini yeniden düşünme ve iyileştirme çağrısı niteliğindedir. Yaklaşık sekiz yıldır çeşitli sivil toplum kuruluşlarında farklı pozisyonlarda gönüllü ve ücretli çalışmış biri olarak; (a) son iki iş başvuru sürecinde karşılaştığım etik ihlal ve emek sömürüsüne dair gözlemlediklerim ve bu uygulamaların yaygınlaşmaya başlaması (b) Sivil toplum kuruluşlarında gönüllü/ücretli çalışanlara yönelik ihlallerin sivil toplumun gündemine taşınması bu açık mektubun yazılışının temel nedenleridir. 

Savunuculuk neydi emek mi sömürü mü? Savunuculuk; haktı, gözetmekti ve evet emekti! 

Merkezi birkaç soru:

  • Ayrımcılığa uğrayan, temel insan haklarından mahrum kalan gruplara yönelik projeler ve faaliyetler yürütülürken yanı başımızdaki hak ihlallerini görmezden gelen veya örten Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının savunucu rolüne ne kadar güvenebiliriz?
  • Hak temelli faaliyet gösteren STK’ların, ücretli çalışan ya da gönüllülerinin özlük haklarına ilişkin politikaları nelerdir?
  • İktidar kavramına eleştirel yaklaşan ve örgütlenme biçimlerine dair politik perspektifi olan STK’lar, kurum çalışanları ve gönüllülerle bu alternatif işleyiş biçimini nasıl örgütlüyorlar?

Bu sorular, özellikle haklar alanında faaliyet yürüten STK’lar için merkezi önemde yer almalıdır. Madalyonun ön yüzü, “Bunlar da soru mu; zaten özlük hakları, ifade özgürlüğü tüm STK’larda korunuyor” fikrini oluştururken; arka yüzünde ise bu sorulara veril(e)meyen örtülü cevaplar vardır. 

Madalyonun arka yüzünde neler oluyor? 

Sözlü, yazılı ve vücut diliyle mobbing, manipülasyon, etnik ayrımcılık, etik ihlal, katılımın engellenmesi,açıklamasız işten çıkarmalar, görev ve iş tanımlarının çerçevesine bağlı kalınmaması, gönüllülerin yol, yemek ve sigorta masraflarının karşılanmaması, işe alım ve yönetim kurulu/denetim/danışma kurulu seçim süreçlerinin adil ve eşit uygulanmaması, fon sağlanan projelerde görev alacak proje ekibinde ücret dengesizliği, örgüt içi ve dışı deneyim paylaşımı ve bilgiye erişim hakkının engellenmesi gibi hak ihlalleri yaşanıyor. 

Emek Sömürüsünde Yeni Trend: İşe Alım Süreçlerinde Etik İhlal

Son iki iş başvurumda iki hafta aralıklarla ilgili kurumlar, işe alım süreçlerine dair kurum adına geliştirilmesi istenen görevler ve sorumluluklar verdi. İlk kurum, aşamalı bir süreç izledi. Birincisi; ilgili pozisyona dair kapsamlı deneyim ve önerilerde bulunmak, ikincisi; ilgili pozisyona dair yaklaşımı geliştirmek ve nasıl yapılmasına dair kapsamlı 5 adet görev/soru hazırlamaktı. Üçüncü aşama sunum, afiş, ilgili kurum için slogan, yerelde güçlenmek için işbirliği geliştirme önerileri ve daha birçok görevi kapsayan bir aşamaydı. Açıklamalar parantez içinde “slogan da olsun, en fazla 5 slayt olsun, cevaplar genel ve bariz olmayacak sorular olmalı, sıradan sorular olmamalı vb.” gibi belirtildi. Üçüncü aşamadaki e-maili okuyunca içimden “elma da olsun armut da olsun” dediğimi itiraf etmeden edemeyeceğim. İkinci kurum ise daha da ileri giderek kısa listeye girmiş adaylardan iki hafta içerisinde ilgili kurum için bütçesi de dahil olmak üzere bir MATRA projesi yazmalarını istedi. Bu görevlerin, neredeyse bir doktora ‘önce deneme ameliyatı yap, sonrasını düşünürüz’ demek niteliğinde olduğunu da belirtmek isterim.

İlginizi çekebilir  Sivil Toplumu Dayanışmaya Çağırıyoruz!

**

Art arda karşılaştığım bu örneklerin yaygınlaştığına dair kaygılarım ve endişelerim var.

 Benim karşılaştığım örnekler dışında, başka STK’ların da işe alım sürecine aynı yöntemi uyguladığına dair beyanlar duymaktayım. Adaylara herhangi bir proje gönderilip eksik yanları var ise nelerdir, siz geliştiriniz vb. gibi sorular sormak yerine bütün aşamaları içeren bir proje, sunum vs. talep etmek aynı zamanda emek sömürüsüdür. Çünkü böyle bir şey talep edilse bile, ortada önerilen görevi hazırlayan emekçinin haklarına dair yazılı anlaşma içeren bir belge iletilmemiştir. İş başvurusu sürecinde başvuru yapan insanların beceri ve deneyimlerini değerlendirmeye yönelik farklı yöntemler geliştirilebilir iken; kurum adına proje yazmasını, afiş, sunum, slogan hazırlamasını beklemek ve işsizlik baskısıyla yaşamı zorlaşan insanlara bunları hazırlamaktan başka çare bırakmayan bir tutum sergilemek “hak savunuculuğu” kavramının altını derin bir biçimde oymaktadır. Bu nedenle, bu durumun açığa çıkarılması ve politik bir zeminde tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

**

Kol da kırılmasın yen de içinde kalmasın! 

 “Hak savunuculuğu” kavramının oldukça suistimal edildiğini yaşanan hak ihlallerinden, mobbing süreçlerinden biliyoruz. Bu konuda iyileştirmeye dönük tartışılması gereken birkaç soru;

  • Mevcut durumda hak savunuculuğu alanında politik bir amacı olan birey ya da kuruluşlar yaşanılan bu sürece dair ne yapmalı? 
  • STK’lar, örgüt içerisindeki hak ihlallerinin önlenmesi adına sorun veya engelleri nasıl tespit edilebilir? 
  • Sivil alanda bulunan hemen hemen herkesin kulaktan kulağa konuştuğu örgüt yapısı sebebiyle veya başka bir sebeple karşılaşılan hak ihlallerine dair sorunların yapıcı bir biçimde çözülmesi için hangi diyalog kanalları, model ve uygulamalar oluşturulmalıdır?

Bu soruların, her kuruluşun hem var oluşuna hem de politik perspektifine dair kendisine sorması gereken sorulardan bazıları olduğunu düşünüyorum. 

**

Yanı başımızdaki hak ihlallerini görmezden gelirken/örterken Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının savunucu rolü ne kadar güçlenebilir?

Mektubun içeriğinde geçen emek süreçlerinde yaşanan ihlallerin ve deneyimlerin, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında gönüllü ve ücretli çalışanların deneyimlerinden yola çıkarak aktarabildiklerimden bazıları olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bizlerin, STK çalışanı/adayı/gönüllüsü olarak emek sömürüsüne karşı bir arada durmaktan, dayanışmaktan ve hakların korunması, izlenmesi, gözetilmesine dair çalışan STK’ların varoluş amacına uygun örgütlenmesi adına iyileştirmeye dönük baskı oluşturma gücümüz var. Arkadaş sohbetlerinin ötesine geçerek ‘kurtarılmış alanlarda’ yaşananlara dair ses çıkarmamız ve bunun değişmesi için baskı oluşturacak araçları yaratmamız ve örgütlenmemiz gerekiyor. Yaşananların üstesinden gelmek; başlangıç olarak benzer deneyimler yaşayanların bir araya gelmesi, iyi örnekler olarak öne çıkan sivil toplum kuruluşlarının benzer uygulamalara “dur” demek için adım atması ve bir bütün olarak bu alanların yeniden kurulmasıyla mümkün olacaktır.  

Bu amaçla, Universus Sosyal Araştırmalar Merkezi bünyesinde sivil toplumu dayanışmaya çağırıyoruz. Sivil alanda emek süreçlerimizde karşılaştığımız sorunları, ihlalleri, haklarımıza yönelik deneyimlerimizi ve önerilerimizi paylaşmak amacıyla gönüllü veya ücretli sivil toplum çalışanları ile bir araya gelmek istiyoruz. Bu davetin amacı; birbirimizi dinlemek, mevcut durumu birlikte anlamaya çalışmak ve dayanışmaktır.

3 Ekim 2020 Cumartesi günü, saat 14.30’da gerçekleştirilecek etkinliğimiz Zoom üzerinden ve  kapalı toplantı şeklinde olacaktır. Katılım formuna aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Katılım formu: https://bit.ly/2FN84m8

Sivil Toplumun Dayanışması Umuduyla,

Sivil Toplum Emekçisi

Nevzer Eylül Açıkkol

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir