İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

PANO | Onur Tuğrul Karabıçak’ın yazı dizisi 2: “AKP’nin Kültür Endüstrisi ve Otoriterliğin Dayanılmaz Hafifliği”

“… kapitalist toplumlarda ekonomik güç tekelleştikçe kültür bağımsız bir üretim ve tüketim alanı olmaktan çıkıp, kültür endüstrisini yöneten kapitalist iş adamları tarafından şekillenen ve yönlendirilen bir sektör haline gelmektedir.”[1]

Esra Albayrak’ın 2011’de katkıda bulunduğu bir SETA araştırmasından alınan yukarıdaki cümleden de anlaşılacağı üzere kültür, onu yöneten kapitalist iş adamları tarafından şekillenmektedir. Bugün bu cümleyle ilk akla gelenler Albayrak medyası ve Demirören medya iken, sayılan medya kuruluşları İletişim Başkanlığı’yla aynı dili konuşmakta ve aynı ajandayı takip etmektedir. Zaten bu, bir nevi İletişim Başkanlığı’nın kuruluşunun doğal sonucudur. Yani AKP, kendisinin entelektüel alanda eleştiri getirdiği “kültür endüstrisi”ni kendi sermayesiyle kurmaktadır.

Sosyal medya, bu kültür endüstrisinin -kısmen- dışında kalan bir alan olarak AKP için uğraşması zor bir mecra haline geldi. Son zamanlarda gündeme gelen sosyal medya düzenlemesi tartışmaları üzerine Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin çarpıtıldığını, bir sosyal medya düzenlemesinin şart olduğunu duyurdu. Cumhurbaşkanı da sosyal medyadaki ifade özgürlüğünü, acilen çözülmesi gereken bir bekâ meselesi hâline getirerek “sosyal medya terörü” ifadesini kullandı ve ahlâk vurgusu yaptı. Önceki yazıda ele aldığımız gibi, yapı sökümünü yaptığımız takdirde AKP literatüründeki “demokrasi” kavramı, sadece seçim yapmaya ve AKP yönetiminin keyfi iradesine dayanıyor. Sosyal medya da yine bu anlayışla ele alınıyor. Sosyal medya, AKP’nin hür iradesine tâbi olmadığı sürece AKP için antidemokratik bir alan olarak kalacak çünkü bu irade dışında kalan şey, Batı’nın, yani onlara göre terörizmin kaynağı olan yerin sağladığı bir “özgürleşme illüzyonu” olarak ifade ediliyor.

Kültür endüstrisi kavramını, İslamcı yazarlarda ve entelektüellerde pek çok kez okuruz. Örneğin, Yusuf Kaplan için Türkiye’de bir kültür endüstrisi (Adorno) ve kültürel hegemonya (Gramsci) sorunu vardır;[2] bu sorunu AKP’nin “kültürel iktidar kuramaması” üzerinden tartışır. Aynı konu sık sık AKP elitinin gündemine de geliyor. Sosyal medyadan ardı ardına tepkiler alınması ve toplumsal muhalefetin Twitter üzerinden kendi kendine örgütlenebilmesi ve gündeme etki edebilmesi AKP’nin kurduğu gerçeğe meydan okuyor. Ancak kendi seçmeninde bir kültürel sermaye oluşturamayan AKP’nin sosyal medya söylemindeki ön kabulleri anlamak için, Fahrettin Altun’un C.B. İletişim Başkanı olmadan 23 gün önce yazdığı, 5 Temmuz 2018 tarihli Sabah gazetesindeki “Kültürel alan da demokratikleşmeli” başlıklı köşe yazısına bakalım:

“Bu manzara bir kültür politikasının ürünü. Bu topraklara, bizim değerlerimize, bu millete düşman bir politikanın sonucu. Batıcı bir kültür politikasının yansıması. Uzun yıllara sari bir politika bu. Muharrem İnce‘nin seçim gecesi kaçırıldığına inanan kitleyi yaratan da bu politika. Toplumun bir kesimini bu ülkenin değerlerine düşman haline getiren de.”

Aslında yazıda geçen düşmanlığı, bugün oyun kurgulama becerisi olan iktidar yaratıyor. Altun’un bahsettiği “İnce’nin seçim gecesi kaçırıldığına inanan kitleyi yaratan”, muhalif medya tarafından üretilen ya da Batı’ya açılan Türkiye’de medya sahiplerinin “millete düşman” bir politikası sonucu oluştuğunu söylemek yanlış. Bahsettiği kitle, aslına bakılırsa iktidarın kurduğu oyunun bir parçası olarak, azınlık diyebileceğimiz, karşıt-kültür içerisinden geliyor. İktidarın ürettiği gerçekliğin karşısında, farklı sembollerle benzer bir gerçeklik kurgulayan bu kitle, iktidarın belirlediği bir alanda kendini ifade edebiliyor. En kısa anlamıyla, buna bir etki-tepki örneği de denilebilir. Kendisinin doktora tezinin girişinde de belirttiği üzere, Batı’da yaşayan ve oradaki realiteyi eleştiren iletişim bilimi düşünürlerinin (özellikle sömürge sonrası Fransa’dan ve Frankfurt okulundan bahsediyor) kavramlarıyla günümüz Türkiye’si Altun’a göre uyuşmuyordu. Altun, bu farklılığı, Batı toplumlarının aksine Türkiye’deki kültürel bağların sıkı olmasıyla ve düşük bireyselleşmeyle ilişkilendiriyor. Bir bakıma doğru olan bu yaklaşım, “istisnacılığın” (exceptionalism) da temel direklerinden birini oluşturuyor ve Türkiye’deki toplumu ya da kültürü daha farklı bir boyutta değerlendirmeye, belli bir kitlenin yaratımına açık hâle getiriyor: Hiç kimseye benzemeyen bu toplum, aslında iktidar tarafından ne şekilde tanımlanırsa kendini öyle kabul ediyor. Bu istisnacılık, insanlar arasında çok satan bir görüş. 2000’li yılların başı için, kültür endüstrisinin muhtelif medya gruplarında ve değişen pragmatik hesaplara göre şekillenmesinde ekonomik ilişkilerin rolü büyük olsa da gerçek yaratma kapasiteleri sınırlıydı. O günlerde içi boşaltılan kavramlar ve gerçekten tek parti ideolojisi tarafından yönetilen bir medya yoktu. Batılı değerler üzerine promosyon yapan bir medya endüstrisini görüyorduk ancak aralarında bir fikir birliği yoktu. Devamında, Altun’un, tezini üzerine yazdığı iki kişiden biri olan Marshall McLuhan’ın (onu, popüler olan Global Köy kavramıyla tanıyoruz) oğlundan aldığı tavsiye, bu görüşleri Türkiye’ye uyarlamasıydı.[3] Türkiye’nin kendi gerçekliğine yontup biçmesi gereken kavramlardan biri demokrasi, diğeriyse kültür endüstrisi oldu. Adorno-Horkheimer’ın kültür endüstrisi eleştirisi kapitalizmi merkeze alıyordu; ancak bugün Türkiye’de görüp görebileceğimiz esas kültür endüstrisi, AKP tarafından inşa edildi.

Kültür Endüstrisinin Meşruluğu: Gezi Kültürünü Tanımlamak     

Fahrettin Altun’un, düşüncesinde samimi olarak inandığı noktalardan birincisi “Kemalist vesayetin” ayrıştırıcı kimlik siyasetini meşrulaştırmasıdır. Öncelikle, bir çağrışımın ne olduğunu belirleyebilmek için bu kavramın belli bir toplulukta neye karşılık geldiğini belirlemeli, bu topluluğun o kavramla olan deneyimini öne çıkarmalıyız.[4] Kemalizm ve devrim sözcüklerinin muhalif bir okuyucuya çağrıştırdıklarıyla bugünkü iktidar elitine çağrıştırdığı (connotate) şeyler farklı. Kemalizm’i demokratik bir ideoloji olmaktan ziyade tamamen despotik ve kendi kendini yeniden üretebilen bir ideoloji olarak gören Altun için, bu despotik eğilime karşı yapılan her şey meşrudur. Örneğin, Altun için Gezi parkı protestolarının büründüğü biçim, demokratik bir talep olmaktan çok daha başkaydı. Altun, Gezi’yi 2007’deki cumhuriyet yürüyüşlerinin bir uzantısı olarak görme yanılgısına düşerek, bir merkezden organize edilmeyen ve dünya genelinde Occupy protestoları olarak bilinen; popüler kültür derslerinde anlatıldığı üzere, 60’ların öğrenci hareketlerinden bu yönüyle oldukça farkı olan hareketleri anlamlandırmakta güçlük çekiyor. Hiçbir hareketin, bir lider yahut spesifik bir ideolojinin ardına sığınmadan gerçekleşemeyeceğini düşünen, bu mahiyete ancak dindarların erişebileceğine inanan Altun, Gezi’deki sloganlardan şiddet içerikli olanları özenle seçerek, Gezi’yi tamamen düşmanca hisler taşıyan, bir başbakanın hayatına tehditler savuran ve çeşitli silahlı örgütler tarafından organize edilmiş bir mahiyete sokuyor. Bu tehditler karşısında ise dönemin başbakanının aldığı tutumu meşrulaştırıyor. Şiddet eylemini başlatan ilk aktörün, devletin güvenlik güçleri olduğunu atlayarak Gezi’nin bir (silahlı) devrim çabası olduğunu öne sürüyor. Kaçırdığı noktalardan birisi, Occupy protestolarında, dünya genelinde, katılımcıların tam bir ideolojik tutarsızlık içerisinde olmasına rağmen bireysel özgürlükleri için eylem yapmasıydı.

Anti-establishment (kurum karşıtı) olarak adlandırılan, devlet kurumlarını yıkıp kendi iradesi doğrultusunda yeniden kurgulayan AKP hükümeti için, bürokrasinin kendisiyle “Kemalist vesayet” arasında doğrudan bir ilişki olduğu görülüyor. AKP elitine göre, bürokrasi devletin işleyişini aksatan, yargı ve denetim gibi organlarda bulunan ve AKP’nin karşısında durduğu sürece askerin “Kemalist vesayet”inden farkı olmayan aktörlerdir. Rövanşist bir şekilde hem kurumsal olarak hem de bireysel düşünce bazında yıkmaya çalıştıkları, buna uğraştıkça bu düşüncenin aniden hortlamasından korktukları bir gerçektir. Altun’a göre, Türk siyasetinde oyun kurucu olan, bu kültürel elitler yahut onların bir şekilde elinde bulundurduğuna inandığı kültür endüstrisidir. Böylece Erdoğan’ın verdiği karşılıklar, bu hayalî aktörün, sanal bir gerçeklik atfedilen “onlar”ın, Erdoğan’a başka çare bırakmamalarından kaynaklanıyor.

The AK Party came onto the Turkish political stage with the foundational principles of ‘justice’ and ‘development’, claiming to bring morals to politics, and practicing politics beyond classic ideological polarizations.” [5]

(AK Parti, Türk siyasetine ‘adalet’ ve ‘kalkınma’ ilkeleriyle; siyasete ahlâk getirme ve klasik ideolojik kutuplaşmalardan farklı bir siyaset yapma vaatleriyle gelmiştir.)

İletişim başkanlığının stratejisi, Cumhurbaşkanlığı’nın yaptıklarını inkâr etmek üzerine kurulu değil. Aksine, gerçek olaylardan bahsederken referans noktasını imgelere dayandırıyor. Yani normal bir yalancı, gerçeği çarpıtmak için uğraşırken Altun, farklı bir siyasal gerçeklik yaratmak istiyor. Bu noktada yaptığı temel şey, muhalefetin, kendisini savunucusu olarak ilan ettiği kavramları doğru sıralamalarda kullanarak yanlış sonuca ulaşması. Örneğin, Altun’a göre, Gezi protestoları demokratik bir talep değil, zorlama bir ihtilal romantizmiydi.[6] Bu stratejisi, ilk elde ve kolay kolay başarılı olabilecek bir iletişim tercihi değildir. Ancak asıl güvendiği nokta, kendilerinin popüler kültüre sirayet edebilmiş olmaları ve sayın Erdoğan’ın winnerlığı. Eskiden yalnızca akil adamlar vardı: Evet, ünlüleri siyasete dahil etmek popülizmin bir uzantısı olmasına karşın Altun’un stratejisi popülizmi, birkaç adım ötesine, halkın vitrinde görüp, seçip aldığı ve günlük yaşamında izlemekten keyif aldığı bir düzleme getiriyor. Bu bakımdan Altun, muhaliflere oldukça önemsiz gözükmesine rağmen seçmenleri konsolide etmeyi, dahası seçmene verilecek alt seviye bir komplo teorisini dahi seçmenlerin kolayca benimsemesini sağlıyor. Altun’un siyasal gerçeği, varlığını yaratılmış şeylere dayandıran bir üretimden, yani bir simülasyondan farksız ancak yine de yalanlar üzerine kurulu değil.

Ak Kültür Endüstrisi:

“Kim ne derse desin, bugün Türkiye’de kültür endüstrisini elinde bulunduran mafyatik bir düzen var. Bu düzen dağıtılmalı.”[7]

“Bu mafyatik düzen”, Doğan Medya’ya işaret ediyordu. Medya düzeni Türkiye’de asla özgür bir sistem olmadı, ancak patronların değişken çıkarlarına göre hasbelkader çok seslilik olduğunu, sistematik üretimlerin küçük çaplı gerçekleştiğini söylemek mümkün. Altun’un bu sözleri, 2018 yılına kadar geçerli olabilecek bir mahiyette. Nitekim 2018 yılında Demirören Grubu, Doğan Grubu’nu Ziraat Bankası’ndan çekilen yüklü bir miktar krediyle almıştı. Altun’a göre, bir nevi ABD’nin Irak’ı demokratikleştirmesi gibi, AKP de kendi demokrasi anlayışıyla Doğan Medya’yı demokratikleştirmişti. O saatten sonra yapılacak olan şeyse, kültür endüstrisini yok etmek olacaktı. Ancak Altun’un yanıldığı üzere, AKP bir sosyalist devrim yapmıyordu, kapitalizmi de yok etmiyordu. Tam aksine, kendini tam manasıyla kapitalleştiriyordu. Bu değişim, uzun yıllar tartışılan “kültürel iktidar/kültür endüstrisi” gibi kavramların bundan böyle iplerinin iktidarın elinde olacağını gösteriyordu. Kültürel iktidar tartışması tam bir açmazdı; çünkü bu tartışma, iktidarı “majoritaryen/çoğunlukçu” popülist yaparken İslamcıların gözünde aklayan bir argüman hâline geldi. Bunun sebebi de Gramsci’ye göre, kültürel iktidarın zorlamayla değil, halkın iktidara katılımıyla gerçekleşmesi olarak okunabilir. AKP ise, demokrasiyi ve katılımı yeniden adlandırarak, gerçeklik sahnesini yeniden imgelerle doldurarak ve üreterek bu katılımı simülasyonla sağlamaya çalıştı. Buradaki simülasyon fiziksel değil, ontolojik bir simülasyondur çünkü kavramların yaptıkları atıf gerçeklere değil, yaratılmış imajlaradır. Bu noktada belirtmek gerekir ki AKP, kültür endüstrisi kavramını, gündelik hayatı domine eden, popüler kültürü oluşturan ve yöneten, ona karşı çıkan kültürel ürünleri de birleştiren (incorporation) bir mahiyete bürümeyi başardı.

İlginizi çekebilir  PANO | Umut Can Güven yazdı: "Bu halk 'adam' olmaz mı?"

Aslına bakılırsa, eğer muhalif gençler bir kültür endüstrisinden korunmalıysa bunun uygun yolu, sosyal medyayı ve popüler kültürü iktidar-free birer kamusal alana dönüştürmektir, çünkü iktidarın kendi elinde bir kültür endüstrisi vardır. Böylece açığa çıkıyor ki, AKP eliti, Adorno’nun kültür endüstrisi kavramını da içi boş bir şekilde kullanıyor. Aslen kültür endüstrisi, Batı düşüncesindeki anlamıyla, alt ve karşıt kültürlerdeki malzemeleri alıp kitlesel üretime dahil etmek ve alt kültürün nevi şahsına münhasır etkilerini ortadan kaldırmaktur. Buna incorporation (birleştirme)deniyor ve AKP sosyal medyayı da birleştirmek istiyor. Buna bir örnek de Mustafa Kemal üzerinden verilebilir: Atatürk’ü kendi ilkelerinden ve Kemalizm’den bağımsız bir hâlde ele alıp, alt ve karşıt muhalif kültürlerdeki (Kemal Atatürk imzalı bardakları düşününüz, Ankara Bahçelievler 7. Cadde’deki bazı mekânlar Atatürk tablolarıyla ve imzalı bardaklarla dekore ediliyor) Atatürk’ü alıp kendi ürettiği popüler kültürle birleştirerek, TRT1’de yayınladıkları daha İslam’a yakın Mustafa Kemal’e dönüştürüp tekrardan yayına sokuyor. Kurtuluş ve Cumhuriyet serilerini hatırlatırcasına 12 bölümlük bir mini dizi şeklinde yayınlanan Ya İstiklâl Ya Ölüm, özellikle Atatürk devrimlerinden uzak bir yapımdı. Dizinin anlatımı (narrative) dönemsel olarak birbirlerine yakın konuları işleyen Payitaht dizisiyle aynı bağlama oturtarak veriliyor. Dizide Atatürk’ten ziyade Batıcılığı temsil eden isim Damat Ferit Paşa’ydı. Mustafa Kemal ve Vahdettin’in arası pek de açılmazken, dönemsel kesitlerle yapılan pastişler, Mustafa Kemal’i desteklemenin hilafete karşı olmak anlamına gelmediğini imliyordu. Mustafa Kemal’e oldukça etkisiz bir performans çizilen dizide, Kemal Paşa’nın telgrafçı Rasim Bey’e sesli okuyarak yazdırdığı telgrafı, daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan 2016’da CHP’ye bir yanıt vermek amacıyla okumuştu.[8] Olayların akışı açısından son derece detay olan telgraf sahnesinde, Mustafa Kemal’in mektuba “Allah’ın izniyle” diyerek başlaması, “hilafetin kurtulması” sözleri uzun ve duygu yüklü bir sahne olarak aktarılıyordu. Gerçeğinde muhtemelen telgrafçıya notunu bir kâğıtla göndermesine rağmen, aslında yalan diyemeyeceğimiz, ancak ve ancak kurgu diyebileceğimiz yeni bir anlatım söz konusu. Buna ek olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2016 yılında milli irade ve dini ögeleri vurgulayarak Mustafa Kemal’i 21 Nisan 1920 tarihli telgrafını okumuştu. Birkaç yıl önce ise Cumhurbaşkanı’nın ve İslamcı camianın Atatürk’e olan karşıt tutumu biliniyor:[9]


“Atatürk’ün telgrafını kısaltarak aktarmak istiyorum. 21 Nisan 1920’de şunları söylüyor.

– ‚’21 Nisan 1920. Allah’ın yardmıyla Nisan’ın 23. Cuma günü cuma namazını müteakip Ankara’da Meclis’te kürşat edilecek (açılacak), vatanın istikbali gibi en mühim hayati vazifeleri ifa edecek olan Meclis’in açılışını cumaya rastlatmakla o günü nimetinden istifade edilecek, cuma namazı kılınacak, Kur’an’ın nurlarından ve namazdan güç kazanılacaktır. Namazdan sonra Meclis’in toplanacağı yere gidilecek, bir dua okunacak ve kurbanlar kesilecektir. İl merkezinde valinin düzenleyeceği üzre hatim indirilmeye başlanacak, cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplantı yerinin önünde okunup bitirilecektir. Cenab-ı Hak’tan bizi muvaffak kılmasını niyaz ederiz.’”

Aşağıdaki görsel AKP’nin 2018 yılındaki “Anka” isimli seçim reklamından. Bu reklamda Mustafa Kemal “Gâzi” olarak, Gâzâ’ya çıktığı için anılıyor. Yani bu yeni yorumda Atatürk’ün reformları ve ideolojisi, Batı’ya bakışı, en başından beri güttüğü politikanın pragmatik yönleri dikkate alınmıyor; Bandırma vapuru, Osmanlıcasıyla birlikte ekrana bir imaj olarak konuyor. Bütün reklam, AKP’nin yıllardır üzerine titrediği tarih anlatımından sonra ürettiği dizileri Payitaht Abdülhamit ve Diriliş Ertuğrul’dan imajlar konulmasıyla devam ediyor.

AKP’nin,2018 seçimlerindeki “Anka” ve “Şahlanış” temalı tanıtım filminde, Mete Han’dan, Diriliş Ertuğrul’daki otağdan ve Ertuğrul Gazi’den, Osman Gazi’den, Fatih Sultan Mehmet’ten, II. Abdülhamit’ten ve Gâzi özelliğiyle Mustafa Kemâl’den pastişlerle bahsediliyor. Bu atılım, bir ulusalcı olan İnce’ye karşı daha önemli bulunmuş olabilir.

Yani AKP, bugün birçok muhalifin yankı odaları dolayısıyla azınlıkta ve önemsiz işler ürettiğine inanmasının aksine popüler kültürün belli parçalarını kurguluyor ve küçük ölçekte bir kültür endüstrisi gibi davranıyor. Ancak AKP’yi incelerken bizleri Adorno’nun analizinin üzerine çıkaran şey ise, AKP’nin topluma artık epistemolojik bir simülasyon yaşattığı gerçeği. Batılı manada bir kültür endüstrisi eleştirisi yapıp, bu kavramın anlamını yok ettikten sonra AKP, bir kültür endüstrisi kuruyor. Bu kültür endüstrisini ele geçirmesi, iktidar partisinin yalnız sandıkta değil, gündelik hayatın önemsiz görülen nesnelerinin arasında istediği gerçekliği yaratabilmesini sağlıyor.

Sonuç: Yaratılmış Taban

Buraya kadar AKP’nin popüler kültüre nasıl sirayet ettiğinden ve seçmen tabanının nasıl bir gerçeklik içerisinde yaşadığından bahsedildi. AKP’nin popüler kültüre sirayet ettiği bir diğer nokta da sosyal medya; ancak sosyal medyaya sirayet ediş şekli, doğrudan nefret söylemi üzerine kurguladıkları bir tabandan ibaret. Burada enteresan olan, halka bir gerçeklik aşılamaları ve epistemolojik (yani neyin nasıl doğru kabul edildiği konusunda anlaştıkları) bir aktarım yapmaları. Bu aktarımdan kasıt, Cumhurbaşkanı’nin, Ayasofya ve sosyal medya yasası konularında birçok kez “tabandan böyle bir istek var, göz ardı edemeyiz” dediğinde, “taban” olarak kendi kurguladığı, kendi arzularını hayata geçiren ve ilk başta yalnızca söylemde var olan bir kitleyi işaret etmesidir. Daha sonra, İletişim Başkanı’nın konuyu Twitter’da tartışması ve bir bildiri yayınlamasıyla devam eden “taban” söylemi, daha önce YouTuber ve bot hesap yöneticisi Abdurrahman Özer’in, Hadi Özışık’ın kanalında itiraf ettiği üzere “tabanda bir hareket yaratma, tabanda bir istek olduğu algısını uyandırma” işlevlerini güdüyor. Bu taban, bir “virtual reality” veyahut sanal gerçeklik düzeyinde var olurken ve var olmadığı için de yok olması mümkün değilken[10], daha pasif ve milliyetçi sosyal medya kullanıcıları tarafından ortak ahlâk ilkeleri üzerinde “doğru bilgiymişçesine” kabul edilerek birden benimsenmeye başlanıyor ve gerçek kişilerin daha önceden kurguladıkları simülasyonları içerisinde bilgi mesajı olarak yer alıyor. Yani başlangıçta muhtemelen tam olarak neyden şikâyet ettiği hakkında bir fikri olmayan AKP seçmeni bir sosyal medya kullanıcısı, “Tabandan sosyal medya düzenlemesi çıkmasına dair bir istek var” dendiğinde kendisinin böyle bir istekte bulunduğunu, bu isteğin tam da hükümetin sınırları çerçevesinde olduğunu belirtiyor ve hakikaten de düzenlemeye destek veriyor. Burada söz konusu olan hükümet söylemi, klasik bir vaat ya da caydırıcı bir tehdit değil; aksine, çeşitli ve henüz tanımlanmamış sebeplerle, içerisinde bir kısıtlama isteği bulunan -ki bu seçmen illa AKP seçmeni olmak zorunda değil- ya da bulunmayan seçmene kendisinin de bunu istediği mesajını verip kitlesinden destek almaya devam edebiliyor. Belki de henüz erken seçime girmememizin sebebi budur, yaratılmış seçmen tabanı.

Onur Tuğrul Karabıçak

Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler lisans öğrencisi.


[1] Talip Küçükcan, E Albayrak, and Ş Albayrak, “Toplumun, kültür politikaları ve medyanın kültürel süreçlere etki algısı araştırması,” Ankara: SETA  (2011). s. 32.

[2] Yusuf Kaplan, “Bir kültür felsefesi: Ontolojik şiddet ya da kültürü de yok eden kültür,” Yeni Şafak, 25 Kasım 2018, https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/bir-kultur-felsefesi-ontolojik-siddet-ya-da-kulturu-de-yok-eden-kultur-2048248.

[3] Fahrettin Altun, “M. McLuhan ve J. Baudrillard’ın medya kuramlarının karşılaştırmalı çözümlemesi,” Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü  (2006).

[4] Allan, K. (2007). The pragmatics of connotation. Journal of pragmatics39(6), 1047-1057.

[5] Fahrettin Altun, “7 Rising criticism of Erdoğan during the Gezi protests,” The Turkish AK Party and its Leader: Criticism, opposition and dissent  (2016).

[6] Altun, “7 Rising criticism of Erdoğan during the Gezi protests.”

[7] Fahrettin. Altun, “Kültürel alan da demokratikleşmeli,” Sabah, 5 Temmuz 2018, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/fahrettinaltun/2018/07/09/kulturel-alan-da-demokratiklesmeli.

[8] “Atatürk’ün “telgraf”ıyla vurdu!,” CNN Türk 2016, https://www.cnnturk.com/2012/guncel/04/17/ataturkun.telgrafiyla.vurdu/657548.0/index.html.

[9] “Atatürk’ün “telgraf”ıyla vurdu!.”

[10] Jean Baudrillard, Why Hasn’t Everything Already Disappeared?, trans. Chris Turner (New York: Seagull Books, 2009).

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir