İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Judith Butler: “Yaralanabilirlik, Şiddet ve Direniş üzerine Tekrar Düşünme” 1. Kısım | Çeviren: Sofi Farazande ve Güney Işık Tombak

Bu yazı, Judith Butler’ın “The Force of Nonviolence” (Şiddetsizliğin Gücü) adlı yeni kitabından bir bölümün Türkçeye çevrilmiş halidir.

Sayısız vahşetin ve anlamsız ölümlerin olduğu bir dönemden geçiyoruz şüphesiz. Böylece en büyük etik ve politik sorulardan biri beliriyor karşımızda: Bu vahşeti kavramamızı sağlayan temsil biçimleri nelerdir? Savunulan görüşlerden biri, küresel ve yerel otoritelerin yaralanabilir toplulukları belirleyerek onlara koruma sağlaması gerektiğidir. Her ne kadar göçmenlerin sınırları geçmesini sağlayan “yaralanabilirlik belirten belgeler”in yaygınlaşmasına karşı olmasam da bu söylem ve güç oluşumunun gerçekten sorunun özüne ulaşıp ulaşmadığından emin olamıyorum. “Yaralanabilir topluluklar” söylemi ataerkil iktidarı yeniden üretirken düzenleyici kurumlara kendi çıkarları ve kısıtlamaları çerçevesinde yetki vermesi aşina olduğumuz bir eleştiridir. Aynı zamanda, yaralanabilirliği savunan çoğu kişinin bu meseleye ampirik ve teorik çalışmalarında işaret etmesi de beni düşündürüyor. [1]

Yaralanabilirliğin yeniden altını çizmek ve göz kulak olmak ne kadar önemli olsa da, ne korumasızlığın ne de göz kulak olmanın politik bir temel oluşturmaya yaradığı açıktır. Daha iyi bir insan olmak istiyorum ve bunun için, görünürdeki derin ve tekrarlayan yanılma payımı kısmen kabullenerek çabalıyorum. Ancak, eğer ki aziz olmak bütün erdemleri kendimize saklarken insan psişesinin korkunç ya da yıkıcı yönünü kimliksizleştirdiğimiz “ben olmayan”da yaşayan dış aktörlere addetmekse, hiçbirimiz bunun peşinden gitmemeliyiz. Mesela “göz kulak olma”nın etik ya da politiğinden kastettiğimiz, süregelen ve çatışkısız bir eğilimin feminizm için politik bir çerçeve oluşturabildiği ve oluşturması gerektiğiyse, kendi saldırganlığımızın görünürden uzakta biçimlendiği ya da başkalarına yansıtıldığı çatallanmış bir gerçekliğe girmiş bulunuruz. Benzer şekilde, yaralanabilirliği yeni bir politiğin temeli olarak kurabilmek kolay ve verimli olurdu ama bir durum olarak ele alındığında bu, ne diğer terimlerden izole edilebilir ne de temel olabilecek bir tür fenomen olabilir. Örneğin, yaralanabilir bir durumda kalmayan biri yaralanabilir sayılır mı? Dahası, yaralanabilirlik durumunda olup buna direnenleri düşündüğümüzde, bu ikiliği nasıl anlarız?

Sistematik yollarla şiddete maruz kalan insanları ve toplulukları betimlerken “yaralanabilirler” genellemesini kullanmak, onlara hak ettiklerini verip mücadelelerinin haysiyetine layık saygıyı sunar mı?

Önerim, yaralanabilirler olarak toplanmamayı veya kendisini her şeyden önce yaralanabilirlikle tanımlayan bir sınıf yaratmamayı görev edinmek. Sistematik yollarla şiddete maruz kalan insanları ve toplulukları betimlerken “yaralanabilirler” genellemesini kullanmak, onlara hak ettiklerini verip mücadelelerinin haysiyetine layık saygıyı sunar mı? İnsan hakları çalışmaları bağlamında, “yaralanabilir popülasyonlar” kategorisi, koruma ve göz kulak olunmayı gerektirenleri içerir. Elbette beslenme ve barınma gibi temel insan haklarından yoksun olanların yanı sıra, suçluluk durumu haricinde seyahat ve yasal vatandaşlık hakları ellerinden alınmışlara dair kamuoyu farkındalığı yaratmak da elzemdir. Gerçekten de gittikçe artan sayıda mülteci, birçok ulus devlet ve elbette Avrupa Birliği dahil birçok ulus ötesi devlet oluşumu tarafından yüzüstü bırakıldı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin tahminlerine göre günümüzde dünyada yaklaşık 10 milyon vatansız kişi yaşıyor. [2] Bu söylemi Latin Amerika’daki feminicídio[1] kurbanları için de kullanıyoruz (her yıl yaklaşık 3.000 cinayet, özellikle Honduras, Guatemala, Brezilya, Arjantin, Venezuela ve El Salvador’da yüksek oranlarla).

Feminicídio terimi, kadınlaştığı için şiddete maruz kalan yahut öldürülen, çok sayıda trans kadın da dahil olmak üzere, herkesi kapsar. [3] Aynı zamanda, Ni Una Menos[2] hareketi Latin Amerika’da (ayrıca İspanya ve İtalya’da da) bir milyondan fazla kadını maşist şiddete karşı sokağa çıkardı. Ni Una Menos, kadınları, trans toplulukları ve de travestileri örgütleyerek okullara, kiliselere ve sendikalara farklı ekonomik sınıflardaki kadınları birleştirmek için, çeşitli bölgesel topluluklara da kadınların ve trans bireylerin kıyımına ve bunun yanı sıra ayrımcılık, kötü muamele ve sistemik eşitsizliklerin süregelmesine karşı çıkmak için nüfuz etti.

Genelde feminicídio ölümleri, ardından anlık bir şok yaratan sansasyonel söylentiler olarak bildirilir. Ve bu tekrar eder. Bu bariz dehşet her zaman bir analizle ve kolektif öfkeye odaklanan bir hareketlenmeyle ilgili değildir. Bu şiddetin sistematik karakteri, bu suçları işleyen erkeklerin kişilik bozuklukları veya bireysel patolojik durumları olduğu belirtilerek etkisizleştirilip unutturulur. Aynı etkisizleştirme, bir ölümün, sanki evrendeki çatışan kuvvetlerin talihsiz bir sonucuymuş gibi “trajik” olarak adlandırılmasında da vardır. Costa Rica’da, sosyolog Montserrat Sagot, kadınlara yönelik şiddetin sadece toplumdaki kadın ve erkekler arasındaki sistemik eşitsizliğe odaklanmakla kalmayıp diktatöryel iktidar ve askeri şiddet mirasının bir parçası olan terör biçimlerini de ortaya koyduğunu savunur. [4] Bu vahşi cinayetlerin tabi olduğu cezasızlık; tahakküm, terör, sosyal yaralanabilirlik ve ortadan kaldırmaların sistematik olarak var edildiği şiddet mirasını sürdürür. Sagot’ya göre bu cinayetleri bireysel özelliklere, patolojilere veya hatta eril saldırganlığa başvurarak açıklamak işe yaramaz. Bunun yerine, bu öldürme edimleri toplumsal yapının yeniden üretimi üzerinden anlaşılmalıdır. Dahası, bunların cinsiyetçi terörizmin aşırı biçimleri olarak tanımlanması gerekir. [5]

Sagot için, öldürme tahakkümün en aşırı biçimidir ve ayrımcılık, taciz ve kötü muamele içeren diğer biçimler de feminicídio ile bir bütün olarak algılanmalıdır. Bu nedensel bir argüman olmasa bile her tahakküm biçimi, bahsi geçen ölümcül sonucun olabilirliğine dair bir işaret verir. Cinsel şiddet ölüm tehdidini içinde taşır ve sıklıkla vaadinde durur.

Feminicídio, kısmen, trans kadınlar da dahil olmak üzere herhangi bir kadının öldürülebileceği bir korku ortamı yaratarak işler ve bu korku, özellikle Brezilya’da, beyaz olmayan kadın ve kuir bireyler arasında daha etkindir. Yaşayanlar kendilerini “henüz yaşayanlar” olarak görür, kendilerini kuşatan bu tehdide rağmen yaşayanlar. Her an kendilerine zarar gelebilecek bir atmosfere katlanır ve onun içinde nefes alırlar. Böyle bir iklimde yaşayan kadınlar, bu öldürme pratiğinin yaygınlığı ve cezasızlığından ötürü bir ölçüde dehşete kapılırlar. Bu kaderden kaçınmak için erkeklere itaat etmeye razı olurlar. Buradan, eşitsizlik ve itaat etme deneyimlerinin hali hazırda “öldürülebilir” sıfatıyla alakası çıkarılabilir. “İtaat et yahut öl” emri abartılmış durabilir ancak bu birçok kadının, kendisinin alıcısı olduğunu bildiği bir iletidir. Bu terörize etme gücü; kovuşturmayı reddeden, eylemin ceza karakterini tanımayan polis ve mahkeme sistemleri tarafından sıklıkla kollanır, desteklenir ve güçlendirilir. Kimi zaman şiddet, resmi şikâyette bulunma cüretini gösteren kadınlara, bu cesaret ve kararlılıklarını ortaya koymalarını cezalandırarak yöneltilir.

İlginizi çekebilir  Jürgen Habermas’tan Korona üzerine: “Cahilliğimiz hakkında hiç bu kadar bilgi sahibi olmamıştık” | Çeviri: Orhan Akpınar

…şiddetin sadece edimde değil, kadınlara ve kadınlaşmış herkese uygulanan toplumsal tahakküm tarafından bulunulan imâda yer aldığını da saptamalıyız. Şiddet bir dizi resmi retler ve tanınmasındaki eksikliklerle oluşur: Rapor yoksa suç yoktur, ceza da yoktur, tazminat da yoktur.

Öldürme, bu senaryoda açıkça şiddet içeren edimdir ama bu, suçu reddeden, kurbanı suçlayan ya da katili aklama eğilimi ile patolojik addedenlerin lehine olmasaydı bu kadar büyük bir süratle çoğalmazdı.

Gerçekten de cezasızlık çoğunlukla tamamen yasal yapının içine kurulur (bu nedenle yerel otoriteler Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin müdahalesine direnirler). Bu da raporların alımının reddedilmesi, raporları düzenleyenlere yönelik tehditler, suçun resmen tanınmaması; bütün bunların şiddeti sürekli kılarken cinayeti ruhsatlandırdığı anlamına gelir. Böyle bir durumda, şiddetin sadece edimde değil, kadınlara ve kadınlaşmış herkese uygulanan toplumsal tahakküm tarafından bulunulan imâda yer aldığını da saptamalıyız. Şiddet bir dizi resmi retler ve tanınmasındaki eksikliklerle oluşur: Rapor yoksa suç yoktur, ceza da yoktur, tazminat da yoktur.

Feminicídio‘nun cinsel terör ürettiği düşünülürse, o zaman bu feminist ve trans mücadeleleri sadece (olması gerektiği gibi) birbirine bağlı olmakla kalmaz; aynı zamanda kuir bireylerin, homofobi ile savaşanların ve orantısız olarak şiddet veya terk edilmeye hedef olan beyaz olmayanların mücadeleleriyle de bağlantılıdır. Eğer cinsel terör sadece tahakküme değil, bunun yanında ortadan kaldırmaya da dairse; o zaman cinsel şiddet, bu zulmün girift tarihsel olguları kadar direniş mücadeleleri için de yoğun bir alan oluşturur. Elbette bu kayıpların her biri tekil ve korkunç olduğu kadar, kadınları yası-tutulmaz[3] addeden bir toplumsal yapıya da aittir. Şiddet edimi toplumsal yapıyı ortaya koyar ve toplumsal yapı, kendisini gösteren ve yeniden üreten şiddet edimlerinin her birinden daha fazlasıdır. Bu kayıplar asla yaşanmamalıydı ve bir daha asla yaşanmamalı: Ni Una Menos.

Verdiğim örnek bu şiddet edimlerinin tarihsel özgüllüğünün hakkını vermese de, bu peşi sıra cinayetlerin izole ve korkunç edimlerin dışında durduğunu anlamaya çalışırken bize yardımcı olabilecek birtakım sorular sunar belki. Bu gerçekliğin küresel bir resmini çizmek ve ona değer biçmek için etik ve epistemolojik talep, ABD cezaevlerinde ve sokaklarında meydana gelen ve sıklıkla olay anında yasa çıkaran polisin sorumluluğunda olan cinayetleri de içermelidir. Sağ kanatın yeni otoritarizmi, yeni güvenlik gerekçelerini ve güvenlik güçlerini, polisi ve orduyu (ve bu üçünün kamusal alanı gittikçe artarak denetleyen has birleşimini) popülist kanıksayışı, bu ölümcül kurumların “halkları” şiddetten “korumak” için zaruri olduklarını öne sürer. Yine de bu tür gerekçeler yalnızca polisin yetkilerini genişletmekte ve uçlardaki kişileri daha yoğun çevreleme ve kısıtlamaya yönelik hapis temelli stratejilere maruz bırakmaktadır.

Eğer öyleyse, kadınları, kuir ve trans bireyleri, beyaz olmayanları ve daha genel olarak bunların toplumsal ağlarını, kuramlarını ve analizlerini, dayanışmalarını ve etkin bir muhalefet yürütme güçlerini yadsıyan bir kurbanlar sınıfı üretmeden nekropolitik hedeflemenin biçimlerini adlandırmanın ve onlara karşı gelmenin bir yolu var mıdır? Polis, insanları şiddete karşı “korumayı” ve hapis temelli güçlerini koruma adı altında genişletmeyi hedefler. Acaba biz de farkında olmadan “yaralanabilir popülasyonlar” hakkında konuşurken aynı şeyi mi yapıyoruz? Böylece görevimiz onları bu tür bir yaralanabilirlikten kurtarmak mı oluyor? Bu görev, bahsi geçen kurtarmayı sağlamaya çalışan bir kurum veya kuruluş tarafından üstlenilir. Güvencesizlikten kurtulmak iyi olabilir ama bu yaklaşım, şiddetin yapısal biçimlerini ve popülasyonları yaşanılmaz güvencesizliğe iten ekonomiyi kavrayıp onlara karşı çıkar mı? Neden “biz”, bir zamanlar yaralanabilirler ve mücadele edenlerle dayanışma ağlarına katılmak, bu tür sosyal tahakküm ve şiddete karşı çıkmak için ataerkil seçenekten feragat etmiyoruz? “Yaralanabilirler”in bu şekilde inşasından sonra, kendi güçlerini korudukları ve kullandıkları görülüyor mu? Ya da bütün güç yaralanabilir’in durumundan uzaklaşıyor mu, bu şartlarda müdahil olmakla yükümlü ataerkil ilginin yetkisini tekrar yüzeye çıkararak?

Ya yaralanabilir addolunanların durumu aslında yaralanabilirliğin, öfkenin, sürekliliğin ve aynı tarihsel koşullarda ortaya çıkan direnişin bir kümelenmesiyse? Bu kümelenmeden yaralanabilirliği seçip çıkarmak aynı ölçüde mantıksız olurdu. Gerçekten de yaralanabilirlik toplumsal ilişkileri değiştirir ve koşullandırır. Bu kavrayış olmadan istenen bu tür bir tözel eşitliği gerçekleştirmek için çok az şansımız olur. Yaralanabilirlik sadece edilgenlik üzerinden tanımlanmak zorunda değildir. Bu ancak direniş pratikleri dahil, şekillendirilmiş toplumsal ilişkiler kümesi dikkate alındığında anlam bulur. Yaralanabilirliği şekillendirilmiş toplumsal ilişkiler ve eylemler olarak görmek, bize direniş biçimlerinin neden oldukları biçimde ortaya çıktıklarını anlamamızda yardımcı olabilir. Tahakkümü her zaman direniş takip etmese de eğer gücü çerçevelendirişimiz yaralanabilirlik ve direnişin ortak işleyebilmesini kavrayamazsa, yaralanabilirlikle açılan bu direniş alanlarını doğru tanımlayamayabiliriz.

Devamı gelecek hafta…


[1] İsp: Kadın cinayeti

[2] İsp: Bir kişi daha eksilmeyeceğiz

[3] Yası-tutulamaz hayat, aslında hiç yaşanmadığı, hiç hayattan sayılmadığı için arkasından matem tutulamayan hayattır. (bkz. “Judith Butler: Precariousness and Grievability—When Is Life Grievable?”, ç.n.)

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir