İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Judith Butler: “Yaralanabilirlik, Şiddet ve Direniş üzerine Tekrar Düşünme” 2. Kısım | Çeviren: Sofi Farazande ve Güney Işık Tombak

Bu yazı, Judith Butler’ın “The Force of Nonviolence” (Şiddetsizliğin Gücü) adlı yeni kitabından bir bölümün Türkçeye çevrilmiş halidir.

(…) Bununla beraber, yoksunluğun ve Avrupa’nın genişletilmiş sınırları boyunca gerçekleşen ölümün organize karakterinin muazzam olduğu ve göçmenlerin ve onların müttefiklerinin direnişinin, dönemsel olduğu müddetçe, önemli olduğu açıktır. Sadece 2017–18’de Akdeniz’i geçmeye çalışırken, aralarında deniz üzerinden göç etmeye çalışan çok sayıda Kürt’ün de bulunduğu yaklaşık 5400 kişi öldü. [6] Suriye İnsan Hakları Ağı, Mart 2019’daki ayaklanmanın sekizinci yıldönümünde siviller için ölüm oranının 221.161’e ulaştığını bildirdi. [7] Feminicídio‘ya ek olarak, mülksüzleştirme ve ölüm için öne atılan popülasyonların organizasyonunu nasıl adlandırdığımızı ve anladığımızı sormak için verebileceğimiz birçok örnek var; bu örnekler Türkiye sınırında toplanan Suriyelilere ve Kürtlere acımasız muamelelerini ve Avrupa ve ABD’deki Müslüman karşıtı ırkçılığın yanı sıra harcanabilir halklar -ölümün eşiğinde veya zaten ölü olarak değerlendirilenler- kavramını yaratan göçmen-karşıtı ve siyah-karşıtı ırkçılıkla yakınlaşmasını da içerir.

Aynı zamanda, altyapısal desteği kaybedenler; ağlar kurdular, zaman çizelgelerini bildirdiler ve sınırları geçmek için Akdeniz’deki uluslararası denizcilik yasalarını anlamaya ve kendi yararlarına kullanmaya çalıştılar; bir rota çizmek ve anarşistleri barındıran boş otelleri mesken tutmak türünden bir destek sağlayabilecek gruplarla bağlantı kurmak adına. Avrupa sınırlarına yığılanlar, politik felsefeci Giorgio Agamben’in “çıplak hayat” kavramına tam olarak uymazlar. Aslında onları tüm yapabileceklerinden daha da mahrum ederek acılarını tanımayız. Aslında çoğu zaman durumları korkunçtur: Birçok örnekte bu faaliyetler pek mümkün olmasa bile sosyallik biçimleri doğaçlar, cep telefonu kullanır, mümkün olduğunda plan kurup harekete geçer, haritalar çizer, dil öğrenirler. Eylemlilikleri her defasında engellense de bu engele direnmenin ve şiddetin devamlılığını önlemek için onun etkinlik alanına girme yolları hâlâ mevcuttur. Belge, seyahat ve giriş talebinde bulunduklarında, yaralanabilirliklerinin tam olarak üstesinden gelmezler; bunu kanıtlarlar, ve bununla kanıtlarlar. Yaşananlar, yaralanabilirliğin güce mucizevi ya da destansı bir dönüşümü değil, yalnızca desteklenen bir yaşamın bir yaşam olarak sürdürülebilmesi talebinin dile getirilmesidir. Bazen bu talep bedenlerce, kişinin polis gücüne maruz kaldığı ve hareket etmeyi reddettiği durumlarda bedenin kendini göstermesiyle oluşur. Talep edenin cep telefonu görüntüsü gerçek hayatın sanal hâlini yaratır ve hayatın bu sanal dolaşıma ne kadar bağlı olduğunu gösterir. Beden, ancak kendisinin ısrarlı ve kitlesel gösterimi yoluyla talebe yönelik koşullar sağlanabildiğinde “bu bir hayattır” önermesinde bulunur.

Örneğin, bütün mülteci kamplarının ortadan kaldırılması, (dar sınırlar içerisinde mültecilerin dolaşım özgürlüğünü kısıtlayan) Alman Residenzpflicht (Alm. zorunlu ikamet) politikasının sonu, tüm sürgünlerin durdurulması ve mültecilere çalışma ve okuma izni dahil bir dizi politik talebi kaleme döken mültecilerin makalelerini içeren; Farsça, Arapça, Türkçe, Almanca, Fransızca ve İngilizce yayınlanan Alman gazetesi Daily Resistance’ı (İng. Günlük Direniş) düşünelim. [8] 2012’de Würzburg kentindeki birçok mülteci, dudaklarına dikiş atarak hükümetin onlara cevap vermeyi reddetmesini protesto etti. Bu duruş birçok kentte tekrarlandı ve son olarak Mart 2017’de Fransa Calais’de, kamplarının yıkımı ve tahliyesinden önce İranlı göçmenler tarafından sergilendi. Yaygın olarak paylaşılan görüşleri, politik bir dönüt olmadığı takdirde mültecilerin bir sesi olmayacağıdır. Çünkü duyulmayan bir ses kayda da geçmez, böylece politik bir ses de olamaz. Tabii ki, savlarını bu önerme biçiminde ortaya koymadılar. Bunun yerine, taleplerini, simge ve özü olduğu kendi seslerini kısarak, okunabilir ve görülebilir bir duruşla ortaya koydular. Dikişli ağızların imgesi, talebin seslendirilemeyeceğini göstererek kendi sessiz talebini yaratır.  Duyulabilirliğe getirilen politik kısıtlamalara işaret etmek adına sessizliğini görsel bir imgede sergiler. Bir bakıma, gücünü ortaya koyan ve bu güce getirilen kısıtlamaları bildiren teatral bir politika biçimine tanık oluruz.

Bir başka örnek de özelleştirme ve otoritarizm politikalarıyla birlikte Erdoğan hükümetine karşı protestoların bir parçası olan, Haziran 2013’te Türkiye Taksim Meydanı’ndaki “duran adam”dır. Erdoğan’ın, demokrasinin en temel önermeleri olan hareket, toplanma ve konuşma özgürlüklerini baltalamayı amaçlayan ve kitlesel protestolardan hemen sonra verdiği toplanmamaya ve topluluk içinde başkalarıyla konuşmamaya dair buyruğuna uyan Erdem Gündüz adlı bir performans sanatçısıydı duran adam. Böylece bir adam durdu ve buyruğa uygun mesafede bir başkası durdu, onunla aynı mesafede de bir başkası. Yasal olarak düşünüldüğünde bir topluluk oluşturmuyorlardı, ne konuşuyor ne de hareket ediyorlardı. Birbirlerine uygun mesafede durarak meydanı dolduran yüzlercesi buyruğa kusursuzca uyuyordu. Kendilerine konulan yasağı, tamamen kapattırılamayan kameralara gösterip aynı zamanda yasağa da riayet ederek etkin bir şekilde sergilediler. Gösterinin en az iki amacı vardı: yasağın sergilenmesi, birleştirilmesi, senaryolaştırılarak bedenen yürürlüğe girmesi ama aynı zamanda ona karşı çıkılması ve protesto edilmesi. Bu gösteri, konuşma ve hareket üzerindeki engellerden sıyrılan teknoloji biçimlerinden cep telefonu kameralarının açtığı görsel alanla genişletildi. Böylece performans, aynı eylem üzerinden yasağa hem riayet etti hem de kafa tuttu. Boyun eğdirilen öznenin girift konumunu, aynı anda kendi boyun eğdirmesini açığa vurarak ve ona karşı koyarak gösterdi.

“Bu kadar kolay kaybolmayacağım” ya da “Kayboluşum, direnişin büyüyeceği canlı bir iz bırakacak” diyen bedenler, kamusal ve medya alanındaki yası-tutulabilirliği etkili bir şekilde savunur.

Böyle durumlarda boyun eğenin yaşayan karakteri öne çıkarılır: Bu kendi boyun eğdirilişi içinde tecrit edilmiş, dış görünüşünden ve kamusal alanda konuşmaktan mahrum bırakılmış bir yaşam değildir; yaşayan bir yaşamdır. Bu tekrar, henüz bastırılmadığı ve kendi yaşayan karakteri adına bir sav ve talepte bulunmaya devam ettiği anlamına gelir. “Bu kadar kolay kaybolmayacağım” ya da “Kayboluşum, direnişin büyüyeceği canlı bir iz bırakacak” diyen bedenler, kamusal ve medya alanındaki yası-tutulabilirliği etkili bir şekilde savunur. Bedenlerini gösteri bağlamında meydana çıkararak hangi bedenlerin gözaltı, sınır dışı edilme ve ölüm riski altında olduğunun bilinmesini sağlarlar. Bedenleşmiş performans şiddete maruz kalmanın bu tarihsel biçimini gündeme getirdiği için; kendi eylemsel ve bedenleşmiş kararlılığıyla risk alır ve talepte bulunur. Talepte bulunan, bedenin dolaysızlığı değil; bedenin toplumsal olarak düzenlenmiş ve terk edilmiş oluşu, varlığını anlaşılır ifadelerle öne sürerek bedenin süregelmesi ve bu düzenlemeye direnmesidir. [9] Kendi dış-bağlamsal yapısı (deixis) üzerinden beden, kendi durumunu imleyen bedeni işaret eder yahut sahneler şekilde davranır: bu beden, bu bedenler; bunlar şiddete maruz kalan ve kaybolmaya direnenlerdir. Bu bedenler hâlâ var, var olma güçlerinin sistematik olarak zayıflatıldığı koşullar altında varlıklarını sürdürüyorlar.

Bu sürerlik, kahraman-bireycilik (İng: heroic individualism) ya da bilinmeyen kişisel kaynakların derinliklerine inme meselesi değildir. Kendi sürerliği içinde beden ne bireyin bir ifadesi ne de kolektif bir iradedir. Çünkü bedenin diğer bedenlere, parçası olduğu yaşam süreçlerine ve katkıda bulunduğu destek ağlarına olan bağımlılığındaki (şimdilik ontolojik bir iddia olan) bu anlamını kabul edersek, bireysel bedenleri birbirinden tümüyle farklı olarak algılamanın tamamen doğru olmadığını ve onları ayrım gözetmeksizin büsbütün birleştirilmiş olarak düşünmenin de yanlış olduğunu öne sürmüş oluruz. İnsan bedeninin politik anlamını içinde yaşadığı ve geliştiği kurumlar, pratikler ve ilişkiler bağlamında kavramsallaştırmadan, cinayetin neden kabul edilemez olduğuna, terk edilmeye neden karşı çıkılması gerektiğine ve güvencesizliğin niçin azaltılmasının lazım olduğuna dair mümkün olan en iyi gerekçelendirmeyi yapamayız. Şu ya da bu bedenin ilişki ağında sınırlandırılmasından ziyade sınırların bedenleri hem içerir hem de ilişkilendirir oluşu önemlidir; beden, belki de tam olarak sınırları nedeniyle, kendi yaşamını ve eylemini mümkün kılan maddi ve toplumsal bir dünyadan farklılaşır ve ona maruz kalır. Yaşamın altyapısal koşulları tehlikeye atıldığında yaşamın kendisi de tehlikeye düşer. Çünkü yaşam altyapı gerektirir; sadece dış bir destek olarak değil, yaşamın kendisinin içkin bir özelliği olarak da. Bu sadece kendi tehlikemiz pahasına inkâr ettiğimiz materyalist bir olgudur.

Eleştirel toplumsal kuram, yaşam ve ölümün toplumsal ilişkiler hakkında düşünme yapımız tarafından öngörülme şeklini her zaman dikkate almamıştır. Çünkü yaşam ve ölümün toplumsal olarak düzenlenmişliğinden, olduğu gibi yaşayan ve ölen toplumsal biçimleri tanımlayabileceğimizden de bahsedilebilir. Elbette bu önemli bir iş. Ancak bu bahiste “toplumsal olan”dan ne kastettiğimizin üzerine düşünmezsek, ölüm tehdidinin ve yaşam vaadinin nasıl “toplumsal” dediğimiz ilişkilerin kurucu özellikleri olduğunu göremeyebiliriz. Bu durumda belli açılardan, yaşam ve ölüme dair meselelerin kavranması adına, yapısalcılığa dair alışkanlıklarımızın değişmesi gerekiyor: bedensel sürerliğe ve her zaman bedensel sürerlik için gerekli koşullar olduğu gerçeğine dair. Bedensel sürerlik için gerekli koşulların sağlanmadığı yerde sürerlik tehdit altına girer.

Eğer sürdürme hakkı varsa bu, kişilerin kendi toplumsal durumları pahasına devam ettirdiği bir hak olmaz. Bireycilik yaralanabilirlik, maruziyet ve hatta bu hak tarafından varsayılan bağımlılık durumlarını kavrayamaz. Bunun, sınırları endişe ve heyecan verici toplumsal ilişkiler olan bedenlere karşılık geldiğini düşünüyorum. Bocalayan ve düşen bir bedenin destek ağları tarafından yakalanıp yakalanmadığı ya da hareket eden bir bedenin, yolunu engelsiz bir şekilde açıp açmayacağı; bir dünyanın bedenin hem çekimi hem de hareketliliği için inşa edilip edilmediğine ve bu dünyanın inşa edilmiş halde kalıp kalamayacağına bağlıdır. İnsan cildi, başlangıçtan itibaren, her türlü unsura maruz kalmanın bir aracıdır, ancak bu maruziyet her zaman toplumsal bir biçim alır. Ve bu maruziyete dair yapılan, hali hazırda toplumsal olarak yapılandırılmış bir ilişkidir: barınılan yer, yeterli giyim ve sağlık hizmetleriyle olan ilişki. Beden hakkında en elzem olanı yalın unsurlarına veya hatta çıplak hayatına indirgeyerek aradığımızda, tam burada, bedenin en temel gereksinimleri düzeyinde sosyal dünyanın zaten sahneyi kurduğunu görüyoruz. Bu nedenle, hareketlilik, ifade, soğuktan korunma ve sağlık ile ilgili temel sorular, yolların farklı şekilde döşendiği, açık veya kapalı olduğu bir sosyal dünyada ve giyim tarzlarının ve barınma türlerinin az çok mevcut, uygun fiyatlı veya geçici olduğu yerlerde bu bedeni anlatır. Beden daima sürerlik, süreklilik ve gelişmeye dayanan toplumsal ilişkilerce değişmez bir biçimde tanımlanır.

İnsan yaşamına bağlı gelişme insan-dışı canlıların gelişmesiyle bağlantılıdır. İnsan ve insan-dışı yaşamlar, oldukları, paylaştıkları ve gereksindikleri yaşam süreçlerinden ötürü de birbirleriyle bağlantılıdır. Bu bağlantı her alanda bilim insanlarının ve entelektüellerin tüm dikkatini hak eden yönetim hakkında her türlü soruyu gündeme getirir. Genellikle şiddet eyleminin savunusunda kullanılan politik nefsi müdafaa kavramı, özbenliğin korunmasının dünyanın korunmasını gerektirdiğini ve bizim küresel çevre “içinde” kendi kendini idare eden varlıklar olmadığımızı, ama sadece gezegen var olduğu müddetçe varlığımızı sürdürebileceğimizi dikkate almaz. İnsanlar için geçerli olan, yaşamın devamı için zehirli olmayan toprağa ve temiz suya ihtiyaç duyan tüm canlılar için de geçerlidir. [10] Herhangi birimiz hayatta kalacak, serpilecek, hatta iyi bir yaşam sürmeye tenezzül edecekse bu yaşam, başkalarıyla yaşanan bir yaşam olacaktır – başkaları olmadan yaşam olamayacak bir yaşam. Bu şartlar altında olduğum bu “ben”i kaybetmeyeceğim; tersine, eğer şanslıysam ve dünya yerindeyse, kim olursa olsun olduğum kişi, istikrarlı bir şekilde başkalarıyla olan bağlantıları sayesinde dönüştürülerek süregelecek.

İnsanlar için geçerli olan, yaşamın devamı için zehirli olmayan toprağa ve temiz suya ihtiyaç duyan tüm canlılar için de geçerlidir. [10] Herhangi birimiz hayatta kalacak, serpilecek, hatta iyi bir yaşam sürmeye tenezzül edecekse bu yaşam, başkalarıyla yaşanan bir yaşam olacaktır – başkaları olmadan yaşam olamayacak bir yaşam.

İkici ilişki hikâyenin sadece bir kısmını, karşılaşma tarafından örneklendirilebilecek kısmını anlatır. Bu “ben”, hayatta kalmak ve gelişmek adına bir “sen” gerektirir. Yine de hem “ben” hem de “sen” için sürdürülebilir bir dünya gerekir. Bu toplumsal ilişkiler, birbirimize karşı beslediğimiz şiddetsizliğin daha geniş küresel zorunlulukları hakkında düşünmek için bir zemin görevi görebilir: Başkalarıyla birlikte yaşamadan yaşayamam ve yok etme potansiyelinin tam olarak bu zorunlu ilişkide bulunduğu değişmezdir. Bir grubun bir başka grup olmadan varlığını sürdüremeyişi, bir açıdan, kişinin yaşamının zaten bir başkasınınki haline geldiği anlamındadır. Bir yandan da artık bir ulusa bağlı olmayanların veya bölgesel topraklarının bombalandığı ya da çalındığını görerek onları kaybetmişlerin sayısı artmaktadır; herhangi bir kategoriden çıkarılmış olanlar, belli belirsiz bir şekilde kategorileri kendi şartlarına, bu katlanılmaz kayıpları yeni konuşmaya başladıkları bir dilin içerisinde ileri taşıyarak uydururlar, “vatansız”, “göçmen” ya da “yerli” olarak kümelenmiş bir dilin içerisinde.

Bizi potansiyel olarak jeopolitik şiddet bölgeleri boyunca bağlayan bağlar bilinemez; zayıf, ataerki ve güçle dolu olabilir, ancak bu bağlar şiddetin önceliğini ve gerekliliğini tartışan yatay dayanışma biçimleriyle güçlendirilebilir. Dayanışmanın süregelen düşünceleri, birliğimizin yatay karakterini, sürekli dönüşüm talebi kadar birliğimize el konulması ve onun ortadan kaldırılmasını da içeren başarısızlıklarını gösteren epistemik sınırları kabul edenlerdir. Yaralanabilirliği öznenin bir niteliği olarak değil, toplumsal ilişkilerin bir özelliği olarak beyan etmek; yaralanabilirliğin bir kimlik, kategori ya da siyasi eylem için bir zemin olduğu anlamına gelmez. Aksine, yaralanabilirlik durumundaki sürerlik, kendine has, yaralanmazlığın başarısı olarak gücü savunandan ayrılan bir gücün varlığını gösterir. Bu üstünlük durumu, dayanışma ve dönüşüm ittifaklarını yaratan bu duyarlılık ve bulaşma biçimlerini değersizleştirerek karşı çıkılacak tahakküm biçimlerini çoğaltır.

Benzer şekilde, pasif ve yararsız olarak şiddete karşı olan önyargı, erilliği etkinlik ve dişiliği edilgenlik anlamına getiren cinsiyete dayalı öznitelikler ayrımına dolaylı olarak bağlıdır. Bu değerler üzerine olan hiçbir değişim, bu ikili karşıtlığın yanlışlığını yenemez. Gerçekten de şiddetsizliğin gücü, kuvveti; düzenli olarak gerçek adını gizleyen bir şiddet biçimine karşı direniş üslubunda bulunur. Şiddetsizlik, devlet şiddetinin beyaz olmayanlara, kuir bireylere, göçmenlere, evsizlere ve muhaliflere karşı kendini savunmasındaki üçkâğıdı ortaya koyuyor: Sanki, birlikte ele alındıklarında, “güvenlik nedenleriyle” alıkonulması, hapsedilmesi veya kovulması gereken çok sayıda tahrip aracıymışlar gibi. Gandhi’nin bahsettiği “ruh gücü”, net bir şekilde süregelme koşullarına saldıran şartlar altında; cisim bulmuş bir duruştan, vücutta yaşamanın ve süregelmenin bir yolundan hiçbir zaman tamamen ayrılamazdı. Bazen toplumsal ilişkilerin eziyeti içinde var olmaya devam etmek, şiddet içeren gücün nihai yenilgisidir.

Şiddetsizlik pratiğini yıkıcı şiddetten ayrılan, kendini dayanışma birliklerinin direnişi ve sürerliğinde gösteren kuvvet ya da güce bağlamak, şiddetsizliğin zayıf ve işlevsiz edilgen olarak nitelendirilmesini çürütür. Reddetme, hiçbir şey yapmamakla bir değildir. Açlık grevcisi, tutsağın bedensel üretimini reddederek hapsedilen kişinin varlığına hali hazırda saldırmakta olan hapsedici güçleri itham eder. Bu grev bir “eylem” gibi görünmeyebilir, ancak kapitalist bir sömürü biçiminin devamı için gerekli olan emeği geri çekerek gücünü ileri sürer. Sivil itaatsizlik basit bir “karışmama tercihi” gibi gözükebilir ama yasal sistemin adaletsiz olduğuna dair yargıyı kamuya açıklar. Bu, yasa-üstü bir yargı uygulaması gerektirir. İnsanları dışarıda tutmak için tasarlanmış çit veya duvarın ötesine geçmek tam olarak da yasa-üstü, varolan yasal yönetimin kendi yapısı içerisinde sağlayamadığı bir özgürlüğün talep edilişidir. Sömürge yönetimini sürdüren, popülasyonun tümü için mülksüzleştirmeyi, yerinden edilmeyi ve haklarından mahrum bırakmayı şiddetlendiren bir yönetimi boykot etmek, yönetimin adaletsizliğini iddia etmek, suçluluğunu normal olarak yeniden üretmeyi reddetmektir.

Şiddetsizliğin, yaşamları korunmaya değer olanlar ve harcanabilirler olarak ayıran savaş mantığından kurtulabilmesi için, eşitlik politikasının bir parçası olması gerekir. Bu nedenle, görünürlük alanında -medya ve kamusal alanın günümüzdeki tüm türevlerinde- bir müdahale; her yaşamı yası-tutulabilir, yani kendi yaşamına layık, kendi yaşamına değer hale getirmesi için gereklidir. Bütün yaşamların yası-tutulabilir olmasını talep etmek; bütün yaşamların kendi yaşayışlarında şiddete, sistemik terk ediliş ya da askerî tahribe maruz kalmadan süregelebilme gerekliliğinin başka bir ifadesidir.

Polisin beyaz olmayanlara karşı şiddetini, göçmenlere karşı askeri şiddeti ve muhaliflere karşı devlet şiddetini haklı çıkaran ölümcül fantezi silsilesi planına karşı koymak için yeni bir hayal gereklidir- yaşamların karşılıklı bağımlılığını kavrayan eşitlikçi bir hayal. Belki gerçekçilikten uzak ve işe yaramaz, evet, ama muhtemelen araçsal mantıklara ve devlet şiddetini yeniden üreten ırksal fantezi silsilesine dayanmayan başka bir hakikati ortaya çıkarmanın bir yolu bu. Böyle bir hayalin “gerçek-dışılığı” onun gücüdür. Böyle bir dünyada, her yaşamın diğerine eşit muamele görmeyi hak etmesi veya her birinin eşit yaşama ve gelişme hakkına sahip olması adil değildir- yine de bu olasılıkların her ikisi de kesinlikle teyit edilmelidir. Bir başka adım daha gereklidir: “herkes”, en baştan itibaren sosyal, bağımlı, ancak yaşam için gerekli olan bu bağımlılığın sömürü mü sevgi mi olduğunu bilmek için uygun kaynakları olmayan bir başkasına bırakılmıştır.

Anlamlı bir dayanışmaya katılmak için birbirimizi sevmemize gerek yoktur. Eleştirel bir yetinin, eleştirinin kendisinin ortaya çıkması; “duygularımızın”, kendilerini oluşturan belirsizliği yönlendirdiği, kırgın ve değerli dayanışma ilişkisine bağlıdır. Her zaman ayrı düşebiliriz; bu yüzden birlikte durmak için mücadele ediyoruz. Ancak bu şekilde eleştirel müşterekte sürerlik kazanma şansımız olabilir: Şiddetsizlik, bir başkasının yaşama arzusunu arzulama haline geldiğinde, bu bir bakıma “Sen yası-tutulabilirsin; seni kaybetmek kabul edilemez ve yaşamanı istiyorum; yaşamayı istemeni istiyorum, böylece benim arzularımı kendi arzuların olarak al, çünkü seninkiler de zaten benim” demektir. “Ben”, sen değildir, yine de “sen”siz düşünülemez, bağlamsız ve sürdürülemez kalır. Öyleyse öfke veya sevgiye -öfkeli aşka, militan pasifizme, agresif şiddetsizliğe, kökten sürerliğe- yakalanıp yakalanmayışımızdan bağımsız olarak; ölümün bilincinde olan, keder ve öfkenin ortasında sürerlik gösteren, ölümcüllüğün gölgesinde kolektif eylemin sallantıda ve kırgın rotasının farkında olanlarla birlikte yaşamamıza izin veren bağları deneyimlemeyi umalım.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir