İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

PANO | Onur Tuğrul Karabıçak’ın yazı dizisi 1: “Fahrettin Altun’un Gerçekliği: Nesneler Sistemine Giriş”

Baudrillard, …liberal iktisat kuramının pasif ve yalıtılmış olarak algıladıkları ve bu nedenle de yeterli önemi kendilerinden esirgedikleri nesnelerin, esasında gündelik hayatı düzenleyen bir sistem meydana getirdiğini ve çağdaş kapitalizmin en temel alâmetifarikasının bu nesneler sistemi olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır.” [1]

Bu sözler Fahrettin Altun’a ait. Simülasyon ve Simülakrlar kuramının yaratıcısı Jean Baurdillard’ın, ilk eseri olan Nesneler Sistemi (System of Objects) çalışmasındaki ana argümanını Altun’un doktora tezinden alıntılarken, bugün gündelik hayatı ve önemsiz görülen nesneleri nasıl sistematik bir biçimde değerlendirdiğini düşünmek gerekiyor. Akademik çalışmalara tâbi olan, AKP’nin diziler üzerinden “nekropolitik”[2] denilen siyasetinden, Sabah Gazetesi’nin kavramsal ve biçimsel dili ile hükümetin dilinin gitgide benzeşmesine kadar ortada önemsiz nesneler üzerinden işleyen ve ürünlerini halkın büyük bir kesiminin kabullendiği, gerçeklik yaratan bir sistem mevcut. Aslında Altun’un iletişimde takip ettiği yol ve birçok kez incelediği, pratik ettiği “siyasal gerçeklik” kavramı, bugünkü muhalefetin içerisinde olduğu agresif/pasif siyasal dil tartışmasına yön verebilecek durumda.

Bu yazının ana argümanı, Fahrettin Altun’un siyasal gerçeklik kurgulama muradında AKP hükümetinde üstlendiği rolün popüler kültür ürünlerine iktidarın sirayet etmesiyle başlaması ve bunun gerçekliği kurgulamada büyük rolü olduğudur. Fahrettin Altun AKP’nin bugünkü medya ve iletişim stratejisini belirleyen, önceden beri var olagelen bu ihtiyacı kendi uzmanlığıyla yönlendiren aktör olarak karşımıza çıkıyor: AKP’nin 2018’den bu yana medya ve iletişimi işlerinin başındaki isim. Dolayısıyla, bu yazı onun akademik geçmişi ve hükümetteki görevi sonucu ürettiği ürünlerle bağlantı kurarak, kurguladığı gerçekliği incelemektedir. Bu yazıda onun rolünü ve çalışmalarının etkisini anlamlandırmak için ortaya çıkan ürünler Altun’un doktora çalışmasıyla paralel bir şekilde okunmaktadır. Sonraki adımda ise Altun’un güttüğü politik dilin, doğrudan doğruya Jean Baudrillard’ın “anlamın patlaması (implosion of the meaning)” ve imge yaratımı kavramlarının pratiğe sokulmuş hâli olduğunu savunuyorum. Bu anlam patlaması ve siyasal gerçekliğin gündelik hayat argümanı olmayı başarması, muhalefet için son derece yıkıcı olacak bir şeyi, AKP’nin iletişim ekibi sayesinde kerhen seçim kazanmasını mümkün kılıyor.

AKP’nin iletişim sözcüsü ve iletişimin biriminin yöneticisi olmasına rağmen Fahrettin Altun, devletin bir memuru gibi, halkın CİMER üzerinden iletilen talepleriyle ilgileniyor. Cumhurbaşkanlığı, İletişim Başkanlığı’nı tanıtırken “halka yalan söylenmesinin önüne geçmek” amacını vurgulamış, “tabandan bu yönde bir talep olduğuna” dikkat çekmişti. Üstelik bunu yapan pek çok fact-checking kuruluşu varken AKP siyasetine ilişkin realitenin ve taleplerin kurgulanmasının İletişim Başkanlığı’na teslim edilmesi, bu alanı incelemeyi daha da önemli hale getirdi. Türkiye’nin Gezi ve 15 Temmuz gibi yakın siyasi tarihe geçen olaylarının ardından Altun yönetimindeki İletişim Başkanlığı’nın en büyük işlevi, Cumhurbaşkanı’nın talep ettiği siyasal realiteyi kurgulamak, siyasetin aslen içerdiği kaynak dağıtımı oyununu farklı bir şekilde seçmene aktarmak ve bunu popüler kültüre sindirmek oldu. Altun’un yönettiği İletişim Başkanlığı, bu siyasal ve gündelik realiteyi kurgulama işini imge yaratımı ile, hâlihazırda var olan kavramları yeniden tanımlayıp tam bir kitle üretimine dönüştürmek ve anlamlarını boşaltmak suretiyle yaptı. Bu yolla Cumhurbaşkanlığı, kendi yaptıklarının doğruluğunu kendi yarattıklarına dayandırıyor, kendisinin yeniden tanımladığı kavramlarla da bunu destekliyordu. Özellikle 2012’den bu yana anayasaya uymamakta ısrar eden iktidar partisinin bu davranışını kendi seçmen tabanına ve ötesine nasıl meşru kıldığı ise Fahrettin Altun’un siyasal gerçeklik anlayışından çıkarılabilir. Bunu anlamanın muhalefet partilerine sunacağı katkı, şüphesiz ki oy almayı hedefledikleri seçmen kitlesine mesaj iletebilmek, yani o seçmen kitlesinin realitesine hitap edebilmektir.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanı Fahrettin Altun’un birçok muhalif tarafından tam olarak tanınmaması ve buna bağlı olarak “ciddiye alınmaması”nın nedeni, belki de kendisinin partiden ya da milletvekilliğinden değil; görece yeni kuşak muhafazakâr tabandan gelmesi olabilir. Dört yıl önce Fahrettin Altun İstanbul Şehir Üniversitesi’nde iletişim alanında profesördü ve SETA’da başkanlık görevini yürütüyordu. 2018’den beri yürüttüğü üst düzey devlet memurluğunda kendisini sık sık iktidarın dışından biriymiş gibi yaptığı açıklamalarıyla ve sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hemen omzunun dibinde poz vermesiyle tanıdık. Tüm bunların yanı sıra, 2018’de satılan Doğan Medya Grubu ile açık alanda propaganda şansı bulan AKP’nin devletle bütünleşmesinde ve gündelik hayatı anlamsızlaştırmasında İletişim Başkanlığı’nın rolü çok büyük. 2018’in ilk yarısındaki döviz kriziyle birlikte artan ekonomik daralmanın seçmen üzerindeki etkisini azaltmak için AKP’nin ihtiyacı olan medya ve iletişim alanındaki atağı, İletişim Başkanlığı ve onun başına getirilen F. Altun yönetti. Gündelik hayattaki birçok kelime olabildiğince anlam boşalmasına uğradı; sürekli, kendi durdukları bağlamdan bağımsız, çoğu kez yanlış yere kullanılan “değerler, millîlik, demokrasi, özgürlük, haklar, siyaset yapmak” terimleri gündelik hayata zerk edildi. Bunu başarmanın yolu popüler kültüre sirayet etmekten, mizansen şeklinde tasarlanan HaberTürk tartışma programlarından geçiyordu.

Habertürk, CNN, NTV, Haber Global gibi ana akım kanallarda her akşam karşımıza çıkan ve AKP’nin medya merkezi tarafından izlenilen bu programlardaki ön kabuller, buralarda kullanılan kavramlar, doğrudan doğruya İletişim Başkanılığı’nın ve Cumhurbaşkanı’nın yüklediği anlamları işaret eder şekilde kullanılıyor. Örneğin, iktidar aktörlerinin demokrasi tanımında seçim yapmak ve ülkenin kurulu bürokratik düzenini ortadan kaldırmak yer alıyorken, ortalama bir muhalifin demokrasi tanımı, kurumların işleyişini, denge ve denetim mekanizmalarını kapsar. Fahrettin Altun, 2016’da Routledge’dan yayınlanan bir kitapta yaptığı analizinde Gezi Parkı protestolarını tamamen anti-demokratik ve ihtilal sevici olarak adlandırırken, bunları 2007’de CHP tarafından organize edilen “Cumhuriyet Yürüyüşleri” ile bağlantılı buluyor.[3] Kemalist vesayetin kendini denetim mekanizmalarında saklı tuttuğunu ve tamamen antidemokratik olduğunu düşünme yanılgısı, bazı olaylarla da destekleniyor ve böylece demokrasi fikrini tamamen çoğunlukçu popülizme indirgiyor. Tam olarak bu tanım, ülkedeki yazılı ve görsel basında her gün tekrar edildiği sürece demokrasi, Baudrillard’ın yaptığı tanımla birlikte, tamamen anlam boşalmasına uğruyor. Artık bu yeni ve içi bomboş olan, her koşulda herhangi bir argümana karşı kullanılabilen demokrasi sözcüğü Demet Akalın’ın ya da Fahrettin Altun’un kullanımına eşit derecede sunuluyor. Bu eşitlik, sanıyorum ki AKP’nin temel eşitlik anlayışı; ancak halk için üretilen, elitlerin yüklediği anlamdan tamamen soyutlanmış, içi boşaltılmış bir biçimde pratiğe sokuluyor. 

AKP’nin siyasi otoriterliğinin yanı sıra popüler kültüre sirayet edebilmesindeki temel araçlar TV dizileri ve Ottomania; yani halkın, anlamı boşaltılmış, tamamen tüketim kültürüne dayanan Osmanlı sembolünü talep etmesi.[4] Bunlardan ilki olan TV dizileri, tıpkı yazının girişinde verilen alıntıdaki gibi, birçok muhalif tarafından oldukça önemsiz görülse de gündelik hayatı kurgulayan nesneler sisteminin bir parçası. Bahsi geçen TV dizileri aslında bir tür TV dizi janrası olarak gösterebileceğimiz, derin devlet-Mason-Batı tehdidi şeklinde kurgulanan ve temel çatışma noktasını popüler komplo teorilerinden alan, her halükârda Osmanlı-devlet aklıyla sayın Erdoğan’ı aynı şemsiyede ilişkilendirmeye yarayan semboller bütünü. Bu dizilerin gündelik etkilerini tartışmak mümkün, meselâ Dr. Josh Carney,[5] Kurtlar Vadisi’nin 15 Temmuz sonrasında bir dava açılmasına yol açacak kadar ciddiye alındığının altını çiziyordu. Buna ek olarak, “ben siyaseti Vadi’yi izleyerek öğrendim ağabey” cümlesi ve “ak saçlılar” olarak adlandırılan bin yıllık devlet aklının görünmez sembolü, gündelik hayatımıza ve Twitter’a bu diziyle girdi. Hep varlığına inanılan bu kavramlar ile ilgili tarihçilerden gazetecilere kadar birçok aktörün, iktidarın sahip olduğu televizyon kanallarında konuştuğunu sık sık duyuyoruz. Bu durumun, insanların gerçekle arasına büyük bir set çekilerek siyasetin “kaynakların dağıtımı” üzerinden değil de bir “üst akıl” tarafından, “derin ülke çıkarları” gözetilerek planlanan bir mekanizma olarak sunulmasına ve iktidarın bu epistemeye referans vererek bunu beslemesine yaradığı söylenebilir. Vadi’yle ortaya çıkan bu inançtan şüphesiz ki Diriliş Ertuğrul ve Payitaht Abdülhamit dizileri, yani iktidarın gerçek yerine koyduğu ve kendi tarih simülasyonunu oluşturduğu iki önemli propaganda aracı da yararlandı.

İlginizi çekebilir  PANO| Bruno Latour: "Sağlık Krizi İklim Değişikliğine Hazırlanmamızı İstiyor" | Çeviri: Gülşin Çiftçi

“Ak Saçlılar” denen hayalî organizasyon, Diriliş Ertuğrul’da da vardı ve Ertuğrul’u ileride Konstantiniyye’yi fethedecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu ilân ediyorlardı. Ertuğrul, sıkıştığı anlarda onlardan direktif alıyor, bir nevi grand stratejisini onların bin yıllık devlet aklına göre belirliyordu. Bu söylemi sayın Cumhurbaşkanı’nın ve Altun’un da sık sık benimsediği görülüyor. Erdoğan’ın seçim müziği, Erdoğan’ın 2018 seçim reklamı olan Anka’nın kaynağı ve bir simülasyona dönüşen tarih söylemi,[6] her ne kadar birçok muhalifin zamanını harcamasına değer görülmese de -ki buna saygı duymak gerekir- Diriliş dizisiyle karşımıza çıkıyor. Bu dizilerdeki anlatının ortak elemanları, türlü iç tehditlere göğüs geren iktidar, iktidara gelmek isteyen muhalifler -dindar olarak görünen ancak içki ve zinaya karışan vatan hainleri de denebilir– ve gücünü Batı’dan alan aktörler oluyor. Bir benzeri, anti-semitizm bağlamında kurgulanan ve bilindiği üzere “yalnız adam” imgesi ile aralarında bağ kurularak II. Abdülhamit-Erdoğan simülakrını oluşturan Payitaht Abdülhamit dizisi. Bu dizi, Osmanlı bürokrasisi içerisinde Osmanlıcılığı savunan Yahudi memurları Siyonist ilân etmekte, 3. Dünya savaşını öngören komplo teorilerini Abdülhamit’in deşifre ettiği sahneleri paylaşmakta[7]; oyuncularıysa Fahrettin Altun’un davetlileri olarak Cumhurbaşkanlığı resmi organizasyonunda Abdülhamit’in vefatının yıldönümü vesilesiyle gelip Abdülhamit’i anlatmaktadırlar. Evet, Payitaht dizisinin oyuncuları, Abdülhamit’e atıf yapmak için gerçek birer kaynak olarak kullanılıyorlar. Bu, tam da Baudrillard’ın simülasyon kavramının tanımıyla uyuşuyor: Üretilen imgeler gerçeğin yerini alır, bu imgelere gerçekmiş gibi davranılır ve doğru kabul edilirler. Dahası, bu imgeler aslında başka imgeleri yahut yalnızca kendilerini temsil ederler.[8] Normal bir sembol (tuğra-padişah) gerçekte var olan bir şeyi simgelerken, Payitaht oyuncuları gerçekte var olmayan Payitaht Abdülhamit kurgusunu temsil ediyorlar ve bunu canlı tanık gibi aktarmakta kullanılıyorlar.

Şekildeki aşamalar Baudrillard’ın imge-gerçeklik (ontolojik) rekabetinin yıllar içerisinde hangi aşamalarda gerçekleştiğini anlattığı yazısından[9] uyarlanmıştır. Sorumluluk metnin yazarına aittir.

Ottomania’ya gelince, AKP’nin Osmanlıcılığı sayesinde üretim piyasasına sokulan ürünler olarak 1453 Nargile, Ottoman Nargile, Ottoman Cafe, Osmanlı amblemleri, Bilecik’in göbeğindeki Osmanlı tuğrası, Bilecik’teki Ertuğrul Gazi Büstü olarak yapılan Engin Altan Düzyatan heykelleri, bir tanesi de sayın Bahçeli’nin parmağındaki kayı yüzükleri, Nilhan Osmanoğlu’nun pazarlamasını yaptığı Abdülhamit kostümleri, Osmanlı baskılı tişörtler ve Payitaht dizisinde kullanılan saray taklidi varaklı mobilyalar… Gündelik hayatta sürekli bombardımanına maruz kaldığımız, artık anlamlarını yitiren ve sıklıkla Osmanlı tarihi yerine Payitaht’a, Diriliş’e, Kuruluş Osman’a, sayın cumhurbaşkanına çağrışım yapan bu nesneler, “nesneler sistemi” halini almaktadır. Gerçekliklerini kaybetmeleri hem imge yaratımına dayanırken, bir yandan da aşırı üretilerek asıl anlamlarının patlamasına, tamamen boşalmasına dayanıyor. Osmanlı geleneklerinde bir Osmanlı padişahının tuğrası, o padişahın devrinden sonra asla ve kat’a kullanılmazken, fetihlerde hutbeyi kılıçla okumak tartışılırken, hilafet aslında birçok padişah tarafından gelenek olarak korunmaz ve kullanılmazken, Fatih Sultan Mehmet’in tarihsel düşünceleriyle ona bugün atfedilen İslamcılık arasında büyük bir alakasızlık varken, bugün gündelik hayatımızda sık sık bunların aksiyle karşılaşıyoruz. Osmanlı mirasçısı olduğunu iddia eden hükümet tüm bu Osmanlı kural ve geleneklerini yıkarken, sembollerin ilk anlamlarını ve düzenlerini kitlesel üretimle yeniden kurguluyorlar.[10] Bu yeniden kurgular ise, yeni imgeleri temsil ederek, imgelerin artık gerçekleri temsil etmekten çıktığına ve gündelik hayatta tam bir sembol bombardımanı altında olduğumuza işaret ediyor. Ne yazık ki bu eski sembol ve yeni hiper-gerçekliklerin hepsi büyük bir tarihe ve tek bir politik partinin siyasal gerçekliğine hizmet ediyor.

Bu isteğin daha zor aktarılabilmesi için AKP’nin mevcut kısıtlamalarla artık kendi politik ve gündelik hayatın önemsiz gözüken nesnelerini, alanlarını düzenlemesi gerekiyor. AKP bundan böyle ne kadar az sistematik müdahalede bulunursa, o derecede meşruiyetini halkın gerçekliğine sokmakta zorluk çekecek. Muhalif partilerin, bu noktada halkın rasyonel ya da irrasyonel olduğunu değil, ortada bir gerçekliğin olmadığını kabul etmeleri ve kabul ettikleri bu yeni durum üzerine söylem ve gerçeklik üretmeleri gerekiyor. Muhalefet partileri pasif, yandaş veya kimlikçi söylemi değil, söz konusu iletişim modelinin varlığını ve anlamsızlığını kabul etmeli. Bu söylemin nasıl oluşabileceğini, argümanların ontolojik kökenleriyle irdeleyebilir ve bulabiliriz.

                Onur Tuğrul Karabıçak

Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler lisans öğrencisi.


[1] Fahrettin Altun, “M. McLuhan ve J. Baudrillard’ın medya kuramlarının karşılaştırmalı çözümlemesi”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü  (2006).

[2] Josh Carney, “Resur (e) recting a spectacular hero: Diriliş Ertuğrul, necropolitics, and popular culture in Turkey”, Review of Middle East Studies 52, no. 1 (2018).

[3] Fahrettin Altun, “7 Rising criticism of Erdoğan during the Gezi protests”, The Turkish AK Party and its Leader: Criticism, opposition and dissent  (2016).

[4] Murat Ergin and Yağmur Karakaya, “Between neo-Ottomanism and Ottomania: navigating state-led and popular cultural representations of the past”, New perspectives on Turkey 56 (2017).

[5] Josh Carney, “Genre strikes back: conspiracy theory, post-truth politics, and the Turkish crime drama Valley of the Wolves”, TV/Series, no. 13 (2018).

[6] Bengi Bezirgan-Tanış, “History-Writing in Turkey through Securitization Discourses and Gendered Narratives,” European Journal of Women’s Studies 26, no. 3 (August 2019),https://doi.org/10.1177/1350506819855407.

[7] TRT 1, “Sultan Abdülhamid’ten tarih dersi! I Payitaht ”Abdülhamid” 59.Bölüm”, (2018). www.youtube.com/watch?v=ZV2SsMlHaf0.

[8] Jean Baudrillard, “Simulacra and Simulation”,  (University of Michigan Press., 1994).

[9] John Storey, Cultural theory and popular culture: An introduction (Routledge, 2018).

[10] Edhem Eldem, “Kemalizm Öldü, Yaşasın Hamidizm!,” Toplumsal Tarih, no. 247 (2014).

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir